- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular
12 Eylül faşizminin hüküm sürdüğü dönemde burjuvazi “asmayalım da besleyelim mi?” diyerek devrimci tutsaklara açıktan savaş ilan etmişti. Artık “demokratik” rejimdeyiz, açıktan savaş ilan edemiyor; idam cezası yok, asamıyor! Ama “beslemek” de istemiyor ve çözümü ölüme terk etmekte buluyor. Burjuva medyanın kulakları sağır, gözleri kör! On yıllardır uygulanan bu zulümde, sermaye medyası, gerçekleri gizleyerek, talimatlar doğrultusunda yalan haberler yaparak, burjuva devletin ve hükümetlerin birinci dereceden suç ortağıdır. Ancak egemen sınıf, tüm çabalarına, komplolarına, katliamlarına rağmen tutsakların devrimci iradelerini teslim almayı, onları savundukları onurlu davadan vazgeçirmeyi başaramamıştır. Burjuvaziyi çileden çıkaran da zaten bu onurlu tutum değil midir?
Erzurum Cezaevindeki devrimci tutsakların, Marksist Tutum şahsında tüm dünya proletaryasının 1 Mayıs’ını kutlayan umut, coşku ve mücadele azmiyle dolu mektuplarını aşağıda yayınlıyoruz. Biz de onların ve onların şahsında tüm devrimci tutsakların 1 Mayıslarını kutluyor ve her birini özgür bir dünya inancıyla, devrimci coşku ve dostlukla selamlıyoruz.
28 Şubat yargılamalarının 12 Eylül’le hesaplaşma gündemini karartmasına asla izin verilmemesi gerektiğidir. AKP’nin sürece böylesi bir yön vermeye çalıştığı açıktır ve buna direnilmelidir. Madalyonun öbür yüzünde ise, 28 Şubat’ta bir olumluluk gören kesimlerin 28 Şubat yargılamalarına karşı aldığı tutuma düşülmemesi zorunluluğu vardır. Ne yazık ki bu kesimler CHP ve Kemalistlerle sınırlı değildir. Sosyalist kimliğe sahip kimi çevreler de bu yanlış tutumu benimsemişlerdir. Bu tutum devletçi, tepeden “aydınlanmacı” yaklaşımlarla karakterize olan bir küçük-burjuva sosyalizmini ifade etmektedir. Bu anlayışın işçi sınıfının bağımsız sınıf çıkarlarıyla bir ilgisi yoktur.
Sarkozy’nin gitmesiyle birlikte Fransa’nın emperyalist saldırganlıktan vazgeçeceğini düşünenler fena halde yanılmaktadırlar. Libya’ya yönelik emperyalist saldırı esnasında, Sosyalist Parti, bu saldırıyı “insani müdahale” adı altında meşrulaştırmaktan gayri hiçbir şey yapmamıştır. Suriye konusunda da aynı çizgi izlenmektedir. Fransız işçi sınıfı, içinde bulunduğu zorlu durumdan kurtulmak için Sarkozy’yi başından defetme kararlılığını göstermiş, ancak bu kez de reformizm tuzağına düşmüştür. İşçi sınıfını bu tuzaktan kurtarmak, ona bağımsız çıkarlarının nereden geçtiğini göstermek ve bu doğrultuda öncülük etmek devrimci Marksistlerin görevidir.
4 Mayısta, Dersim Dernekleri Federasyonu’nun (DEDEF) çağrısıyla, katliamı lanetlemek ve Sabiha Gökçen Havalimanı’nın adının değiştirilmesi talebini haykırmak için Sabiha Gökçen Havalimanı önünde de bir eylem düzenlendi.
Bu toprakların proleter devrimcileri olarak ne mutlu bizlere ki, kapitalist dünyanın en kitlesel ve politik içerik ve anlamına en yakın 1 Mayıs kutlamaları bu topraklarda yapılmaktadır. Gerçekten de, özel bir durum oluşturan Küba bir tarafa bırakılırsa, İstanbul’daki kutlamalar dünyanın en büyük 1 Mayıs kutlaması olmuştur. Yalnızca katılım sayısı açısından değil, meydanlara rengini veren kızıl flamalarıyla, devrim ve sosyalizm sloganlarıyla, yüzbinlerin oluşturduğu muazzam koronun dilinden dökülen muhteşem 1 Mayıs marşıyla, örgütlülüğün verdiği coşku ve disiplinle geleceğe yürüyen genç işçi alaylarıyla bu topraklarda 1 Mayıs farklı bir renge bürünmektedir. On yıllardır katlanılan nice acıya, baskıya, zulüm ve zorbalığa rağmen, militan bir mücadeleyle var edilen, yitirdiğimiz canlarla doğan ve büyüyen 1 Mayıs geleneği zayıflamak şöyle dursun, gücünü korumakta ve her yıl daha da arttırmaktadır. Selam olsun işçi sınıfının mücadeleci geleneğini yaratanlara, bugünlere taşıyanlara ve onu yaşatıp büyütenlere!
A new revolutionary situation is in the works all over the world as the harbinger of a new future. The sense of revolt in the heart of the broad masses evoked by illnesses of capitalism such as inequality, injustice and persecution ushers in an era of great social revolutions to change the fate of the world. It is becoming more and more obvious that the only solution of social problems is through overthrow of capitalism and bringing about socialist relations of distribution throughout the world. With all its signs socialism winks at humanity through the dilemmas of capitalist system!
Suriyeli işçi ve emekçiler, “kırk katır mı kırk satır mı” misali, emperyalistlerle Esad rejimi arasında tercih yapmak zorunda değildir. Suriye halkı için üçüncü bir şık mevcuttur. Ama bu kolay bir iş değildir. Esad rejiminin ve emperyalistlerin tezgâhladığı oyuna gelmemeli, onların Alevi-Şii-Sünni diye yarattığı suni ayrımları aşmalıdır. Suriyeli işçi ve emekçiler, Suriye Ulusal Konseyi gibi burjuva muhalefet odaklarına güvenmemelidir. Kendi bağımsız sınıf çıkarlarını ortaya koyabilmeli ve kendi yollarını çizebilmelidirler.
“Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De Girişimi”nin çağrısıyla, Taksim’de, 1915 Ermeni soykırımında katledilenler anıldı. İstanbul’daki bir grup Ermeni aydının ve ileri gelenlerin Osmanlı egemenleri tarafından evlerinden alınıp sürgüne ve ölüme götürüldüğü 24 Nisan 1915 tarihi, “büyük felaket”in başlangıç tarihi olarak her yıl acıyla anılıyor.
İranlı Marksist Murad Şirin’in Committee for Marxist Revival web sitesinde yer alan “Looking at Iran Behind the Headlines” başlıklı yazısından yaptığımız çeviriyi yayınlıyoruz.
Pek masum kapitalizmin ahtapot gibi kuşattığı dünyada iş cinayetleri ve meslek hastalıkları marifetiyle her yıl ortalama 2 milyon 300 bin işçi katlediliyor. İş cinayetlerinin daha düşük seviyelerde seyrettiği ülkeler var kuşkusuz. Ancak bu ülkelerde iş güvenliği önlemleri kapitalizmin gelişmişliği sayesinde değil işçi mücadeleleri sayesinde alındı. İş cinayetlerini kapitalizmin değil, işçi sınıfının siyasal ve örgütsel gelişmişlik düzeyi dizginleyebildi.
AKP hükümetinin “12 yıllık kesintili eğitimi” öngören ve 4+4+4 olarak kodlanan yasa teklifi, şiddetli kavgaların ardından Meclis’te kabul edildi. Bir yandan imam-hatip okullarının orta kısımlarını açmak, öte yandan eğitim alanındaki neo-liberal saldırıları dizginsizce yürütebilmek üzere hazırlayıp “büyük bir reform” olarak sunduğu bu yasayı tam bir emrivakiyle Meclis’ten geçiren AKP, bu süreçte hiçbir sese kulak vermedi. Söz konusu yasayı protesto etmek isteyen kamu emekçileri üzerinde polis terörü estirmeyi de ihmal etmedi. Doğrusu bu tutum, temel nitelikteki pek çok kanunun gündeme getirilip yasalaşması sürecinde de görüldüğü üzere AKP açısından bir tarz haline gelmiştir. “Çoğunluk benim, ben yaparım olur” dayatmacılığıyla ve burnu büyüklüğüyle karakterize olan bu tutum, bu son yasayla birlikte iyice zorbalığa dönüşmüştür.
Mevsim dönüşleri çoğu insan için yeni başlangıçlar ifade eder, çoğu insana heyecan verir. Yaz gelirken denizi, güneşi, tatili, kış gelirken beyazlara bürünen dünyayı sevinçle karşılayanlar olur. Sonbahar renkleriyle mest eder. İlkbahar doğadaki canlanmadır, insandaki umuttur. Ama mevsimlik işçiler için mevsim dönüşleri yeniden yollara düşmek demektir. Yeni gelen mevsim bir öncekinin çilesine eklenecek yeni çilelerin, bitip tükenmek bilmeyen bir göçebelik ve çalışmanın habercisidir.
Kapitalizm içine girdiği tarihsel çıkmazda debelenirken insanlığı da kendisiyle birlikte çürütüyor. Bunun en bariz göstergelerinden birisi de fiziksel şiddet olgusunun toplumun gündelik hayatına kadar yayılmış ve artık kanıksanmış olmasıdır. Devlet terörü denilen ve topluma yönelik olarak bizzat devlet aygıtları tarafından uygulanan şiddetin, baskının, sindirmenin, terörün dozu alabildiğine arttırılıyor. Hemen her ülkede terörle mücadele yasaları mevcut ve baskıcı politikalar yaygınlaşıyor, devletler polis devleti haline dönüşüyor.
Dünyada işçi ve emekçilerin sömürüye ve baskıya karşı mücadelelerinde belirgin bir artış yaşanıyor. Bu durum dünyayı değiştirmenin asıl motor gücü olan işçi sınıfının anlam ve önemini hatırlatmayı her zamankinden daha gerekli kılıyor. Bu bakımdan Elif Çağlı'nın, "Elveda Proletarya" diyenlerin "robotlara dayalı üretim" gibi sözde teorilerini çürüterek, işçi sınıfının tüm hayatiyetiyle varlığını ve kilit önemini sürdürdüğünü ortaya koyan makalesi tazeliğini koruyor. 1 Mayıs'a ilerlediğimiz günlerde bu makaleyi tekrar yayınlamanın anlamlı olacağını düşünüyor ve tüm işçileri, mücadeleyi yükseltmek üzere 1 Mayıs'a çağırıyoruz.
4 Nisanda başlayan, 12 Eylül darbesinin işçilerin gündemine taşınması ve hatırlanması açısından önemlidir. 12 Eylül faşizminin simgesi haline gelen Evren ve Şahinkaya ile birlikte tüm darbecilerin yargılanması, listenin daha da uzatılması gerekir. 12 Eylül’ün başbakanı Bülent Ulusu ve hükümet üyeleri, Danışma Meclisi üyeleri, Sıkıyönetim komutanları, valiler, cezaevi müdürleri, emniyet müdürleri, polisler, işkenceci gardiyanlar, MİT, kontrgerilla örgütleri ve darbenin yanında taraf olanlar… Ve yalnızca darbecilerin, siyasetçilerin yargılanması da yetmez. Sahnenin arkasında yer alan ve “şimdiye kadar işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” diyen TİSK başkanı Halit Narin ve TÜSİAD üyelerinden, yani darbecileri harekete geçiren patronlar sınıfından da hesap sorulmadığı müddetçe 12 Eylül’ün defteri kapanmış olmayacaktır.
Kamu emekçileri, geçtiğimiz hafta, hükümetin meclisten geçirmeye çalıştığı 4+4+4 yasa teklifinin ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikalarında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısının geri çekilmesi için iki günlük grev yapacaklarını duyurmuşlardı. KESK tarafından alınan karara göre kamu emekçileri, özellikle de Eğitim-Sen’e üye eğitim emekçileri, iki gün iş durdurarak grev yapacak ve aynı zamanda diğer illerden toplanarak Ankara’da ortak bir eylem örgütleyeceklerdi.
İşçiler için hayat-memat meselesi olan kıdem tazminatı, patronlar sınıfı tarafından "istihdam maliyeti" olarak görülüyor. İşçiyi istediği gibi işten atmak isteyen patronlar, kıdem tazminatının kaldırılmasını istiyorlar. İlk aşama olarak da kıdem tazminatının bir fona devredilmesini planlıyorlar.
Özgür Gündem gazetesi hakkında verilen 1 aylık kapatma kararı, Taksim’den Galatasaray Meydanı’na yapılan yürüyüşle protesto edildi. Taksim Tramvay durağında toplanan ve “Özgür Basın Susmayacak!” pankartı açan kitle, “Sansürcü AKP Hesap Verecek”, “Özgür Basın Susturulamaz”, “Özgür Gündem Susturulamaz!” sloganları atarak yürüdü.
Kapitalist sınıfın kadınlarıyla emekçi sınıfın kadınlarının sorunları bir ve aynı değildir. Kapitalist sınıfın kadınları, işçi sınıfının yaşadıklarından, kadınıyla, erkeğiyle tüm bireylerinin hayatının cehenneme dönmesinden, kapitalist sınıfın erkekleri kadar sorumludurlar. Bu nedenle kapitalist sınıfın, en az erkekleri kadar gaddar ve sömürücü olan kadınları konumuzun dışındadır. Onların aksine işçi sınıfının kadınları açısından yaşam, çifte ezilmişlik altında geçirilen yıllardan başka bir şey değildir. Hem ait oldukları sınıfın hem de kadın olmanın getirdiği çifte ezilmişlikle baş etmek zorundadırlar işçi kadınlar.
Türkiye’de eğitim sistemi “deneme tahtası” deyimi ile beraber kullanılmadan bir anlam ifade etmiyor artık. Eğitim sistemi siyasal iktidarların kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek üzere el attıkları alanların başında gelmektedir. Birkaç yılda bir değiştirilen sınav sistemiyle kafalar karıştırılır, teknolojik iyileştirmelerle sisteme cilâ çekilir, sonra da tüm bu düzensizliğe “eğitim sistemi” denir. Bu sistem yalnızca uygulama biçimiyle, düzensizliğiyle sorun değildir. Kapitalist sisteme sorgusuz-sualsiz hizmetkârlar yetiştirmeyi hedefler ve bunu yaparken de bir taşla iki kuş vurup bu işten maksimum kârı elde eder.
Biz Marksistler, tarihsel olarak miadını doldurmuş olan bu burjuva parlamentarizminden kurtulmayı, emekçileri doğrudan siyaset sahnesinin içine çekmeyi, kendi kaderlerini kendi ellerine almalarını, kendilerini gerçekten de kendilerinin yönetir hale gelmesini hedefliyoruz. Bizler burjuva demokrasisinden milyon kat daha demokratik bir işçi demokrasisini hedefliyoruz. Temsili kurumları ortadan kaldırmayı değil, onları gerçekten de seçmenlerini temsil eden kurumlar haline getirmeyi, sayılarını arttırmayı ve yönetim işlerinin bu kurumlar eliyle yürütülmesini savunuyoruz.
2000’li yıllar boyunca burjuvazi içindeki saflaşmada DİSK, CHP’nin de desteklediği statükocu burjuva kanadın ekmeğine yağ sürmek için elinden geleni yaptı. Kimi zaman burjuvazinin en devletçi kesimine hizmet ederken mücadeleci pozlar takınmayı ve geçmişin mirasını sömürmeyi ihmal etmedi. DİSK, bugün burjuvazinin işçi sınıfı içerisindeki ajanları olan sendika bürokratları tarafından teslim alınmış durumdadır.