Elif Çağlı

Alt-Emperyalizm Üzerine: Bölgesel Güç Türkiye

1.bölüm

29 Ağustos 2009





Alt-Emperyalizm Üzerine: Bölgesel Güç Türkiye

2.bölüm

Bölge gücü Türkiye

Türkiye 1980 dönemecinden bu yana, burjuvazinin dışa açılma doğrultusunda gerçekleştirdiği yapısal değişim neticesinde sıçramalı biçimde yol aldı, ekonomisi büyüdü ve alt-emperyalist bir ülke oldu. Fakat Türkiye, sermaye ihracı ve sermaye hareketlerinin küresel ölçekte yönlendirilmesi bakımından henüz üst emperyalist ülkeler düzeyinde bir büyük güç konumuna ulaşmış değildir. Ne var ki, Türkiye’nin kendisi sıcak parayı ve çeşitli sermaye hareketlerini çekmek açısından çok önemli bir pazardır. Ülke içine bu denli muazzam para akışı, Türkiye kapitalizmine bir anlamda olduğundan da daha zengin bir görünüm kazandırıyor.

Ancak, kapitalizmin dünya ölçeğinde büyük bir sistem krizi yaşadığı bir dönemde bu durum Türkiye ekonomisini istenmeyen biçimde ısıtmakta, dünya borsalarındaki ani hareketler karşısında aşırı hassas ve kırılgan yapmaktadır. Günümüzde burjuva çevrelerin ve AKP hükümetinin Türkiye ekonomisine dair çizdikleri pembe tablolara karşın hakikatler bu yöndedir.

Hızlı ve sıçramalı kapitalist gelişme süreçleri, gerek sermayenin yapılanmasında gerekse de iç ve dış siyasette yaşanan değişim ve sancılar eşliğinde yol alır. Türkiye’de de bu olmuştur ve halen de olmaktadır. İşin özüne inilecek olursa, aslında her siyasal statüko neticede verili tarihsel-iktisadi yapısal koşulların bir yansımasıdır. Bu koşullarda bazı esaslı değişikliklerin yaşanmasıyla birlikte yeni siyasi açılımlara, yeni konseptlere ihtiyaç duyulur. Türkiye’nin son dönem siyasi yaşamında egemen sınıf içinde cereyan eden çekişmeler de özünde bu olguların ürünü ve ifadesidir.

Türkiye’nin son dönemi, büyük sermayenin iç yapılanmasındaki değişim açısından da ciddi gerginlik noktaları üretmektedir. Bu bakımdan egemen sınıf içi çekişmeler, yalnızca siyasal temsilciler ve kurumlar nezdinde var olan karşıtlıklardan kaynaklanmıyor. Oluşum dönemleri ve biçimleri ve de siyasal gelenekleri bakımından eski ve yeni (ya da yeniyetme) diye ayırt edebileceğimiz sermaye grupları arasında da zıtlaşmalar mevcut ve bu durum egemen sınıf içi çatışma sürecine büsbütün yoğun ve karmaşık bir içerik kazandırıyor. Eski sermaye gruplarının yeniyetme sermaye gruplarını hazmetme ve böylece burjuva zirvede yeni sentezler üretme süreci de sancılı biçimde yol alıyor. Fakat AKP hükümetleri döneminde burjuva kamp içinde yaşanan kapışmalara görünürde “laik-dinci” biçimindeki siyasi saflaşma damgasını bastığından, işin bu kısmı biraz gölgede kalmaktadır.

Türkiye’de uzun yıllar devlet korumacılığı altında palazlanarak büyüyen “eski” sermaye grupları ile görece yakın dönemlerde büyüyerek atılımlar yapan ve genelde “Anadolu sermayesi” denen “yeni” sermaye grupları arasında siyasi yapılanma ve gelenek bakımından önemli farklılıklar vardır. Ordu ya da askeri vesayet rejimi, genelde “eski” sermaye gruplarının başları sıkıştığında imdada çağırdıkları geleneksel yol arkadaşlarıdır. Oysa kökenleri İslamcı çevrelere, Anadolu sermayesine dayanan “yeni” sermaye grupları açısından durum farklıdır. Bu sermaye çevreleri, gelişip büyüme süreçleri boyunca siyasi yaşamda her zaman ordunun ve askeri rejimlerin üvey evlâdı olmuşlardır. TÜSİAD gibi büyük sermaye çevreleri tarafından ise fazlaca taşralı bulunarak dışlanmışlardır.

Fakat nihayetinde AKP iktidarı ile birlikte durum değişmeye başlamıştır. Bu iktidar süreci, “yeni” sermaye gruplarının büyük sermaye çevreleri arasında ve siyasi temsilcilerinin ise devletin tepesinde kendilerine birincil derecede yer açmaya çalıştıkları bir dönemdir. Bu durum burjuva zirvede ciddi gerginliklere yol açmakta ve bu gerginlikler, yürütme, yasama ve en çok da yargı düzeyinde patlak veren krizlerle açığa vurmaktadır.

Ayrıca gözden kaçırılmaması gereken bir başka önemli husus da vardır. Uzun yıllar devlet kurucu bürokrasiyle gayet dostane yaşamış “laikçi” sermaye çevrelerinin, gelişen bu tür krizler karşısında takındıkları tutumlar “İslamcı” sermaye çevrelerininkinden farklı olmaktadır. Şurası açık ki, tepede kriz yaratan konularda “eski” sermaye grupları, ekonomi kötü etkilenir korkusuyla statükocu bürokrasi ile daha kolayına uzlaşmaktadırlar. “Yeni” sermaye grupları ise, kendi çıkarları ve siyasal gelenekleri açısından yaşamsal bir sorun olduğundan, gerektiğinde statükocu asker-sivil bürokrasiye tavır alabilmektedirler.

Despotik-devletçi gelenek nedeniyle, Türkiye’nin egemen resmi tarihi Batılı ülkelerde pek de olağan sayılmayan bir niteliğe sahiptir. Bu ülkede burjuva siyaset arenasındaki olguların adlandırılması ve değerlendirilmesi açısından bile resmi söylemle gerçekler arasında ciddi farlılıklar mevcuttur. Örneğin resmi tarihe bakılacak olursa, Kemalist laikliği savunan aynı zamanda çağdaş, demokrat hatta devrimci addedilir. Oysa gerçekte uzun yıllar siyasette asker-sivil bürokrasi ve devlet partisi CHP tarafından temsil olunan bu çizgi statükocudur ve siyaseten gericidir.

Kemalist bürokrasinin “gerici” yaftasını yapıştırarak yıllar boyunca siyasi yaşamdan dışlamaya çalıştığı “merkez dışı” kesimler ise, askeri vesayet rejiminin son bulmasını isteyen ve bu kadarıyla liberalizmi savunan siyasi akım ve güçler yaratmışlardır. Dahası, geçmişteki başlıca örneği DP ve son örneği AKP olmak üzere, bu niteliği bünyesinde barındıran siyasal partiler halkın ezici çoğunluğunun oylarını alarak dönemin burjuva hükümetlerini oluşturmuşlardır.

Şimdi de günün gerçeklerine buradan bakmak gerekiyor. Evet, asker-sivil bürokrasi statükocudur, gericidir. AKP ise geleneksel devletçi statükoya cephe alan ve Kemalist devlet yüceltmesi karşısında halkçı görünen yönleriyle liberal bir siyasi nitelik sergilemektedir. AKP, siyaset arenasında ipliği pazara çıkmış CHP gibi batak devletçi partiler karşısında bu özellikleri nedeniyle ezici bir üstünlük sağlamıştır. Yine aynı nedenlerle, kendini liberal-demokrat ve de yoksul halk kitlelerinden yana bir parti gibi gösterebilmiştir. Ancak gerçekliğin terazisiyle ölçüldüğünde, tüm bu görünümlerin birer yanılsamadan ibaret olduğu anlaşılır.

İşin doğrusu şudur: Türkiye’de askeri vesayet rejimi gibi özgün bir sorun olmasa, AKP gibi bir partinin ve ona dayanan siyasi çevrelerin aslında burjuva demokrasisi ve siyasal liberalizmden pek de nasibini almamış bir nitelik taşıdığı kabak gibi açığa çıkacaktır. Ayrıca AKP gerçekte işçi-emekçi halkın temsilcisi ya da koruyucusu değil, bal gibi bir burjuva partisidir. Hem de işçi sınıfının alabildiğine sömürülmesiyle palazlanan o yeniyetme sermaye gruplarının çıkarlarına tercüman olan halisane bir büyük burjuva partisidir.

Bu yeniyetme büyük sermaye grupları ve onların siyasi sözcü ya da temsilcileri, bugün yeni-Osmanlıcılık tezleri eşliğinde bölgede emperyalist yayılmacılık için can atan burjuva güçleri oluşturuyorlar. Diğer yandan, bu kesimler tarafından dile getirilen emperyal arzular sadece boş bir geçmiş özleminin yansımasından da ibaret kalmıyor. Yayılma tutkusunun güdülediği ekonomik gerekler, egemen sınıf içinde yaşanan yoğun iç çatışmalara rağmen, AKP iktidarına dışa açılma yönünde bir hayli yol aldırmıştır. AKP iktidarının askeri vesayet rejimi yanlılarından ve laikçi geçinen büyük sermaye gruplarından aldığı tepkiler her ne olursa olsun, Türkiye kapitalizminin eskiye oranla daha büyük bir gücü temsil eder hale gelmesi bu burjuva iktidara nasip olmuştur.

Son dönemde ABD egemen çevrelerinde de Türkiye’ye biçilen yeni rol çerçevesinde dillendirilen “stratejik ortaklık” konusu aslında önemli bir gerçekliğe işaret etmektedir. AKP iktidarı bu konuyu kendi başarısının bir göstergesi olarak sunuyor ve savunuyor. Bu tutum Türkiye’nin alt-emperyalist konumunun pekiştirilmesi arzusunun bir işaretidir. Ayrıca AKP hükümetinin, yayılmacı özlemlerin gerçekleştirilmesi doğrultusunda başarılı işler yapacağına inandığı Ahmet Davutoğlu’nu Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturtması da bu yolda atılan bir adım olmuştur.

Bugün AKP ve çevresi, kendi iktidarları altında Türkiye’nin bir periferi ülke olmaktan çıkıp bir küresel güce dönüşme süreciyle övünüyorlar. İşin aslına bakılacak olursa, bu süreç fiilen Özal dönemiyle başlamıştır. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte Balkanlar’dan Ortadoğu’ya ve Türkî cumhuriyetlere uzanan yeni paylaşım savaşı, dışa açılan ve alt-emperyalistleşen Türkiye’nin yayılma planlarıyla çakışmıştır. O zaman Özal’ın önünü açtığı yeni burjuva kesimlerin bu bölgelerde yayılma hamlesinin idelojik kılıfı da yeni-Osmanlıcılık olmuştur.

Gecikmeli biçimde gelen liberalizm

Türkiye’de kapitalist gelişmenin yolu Batı’daki klasik çizgiden çok farklıdır. Türkiye’de burjuva cumhuriyetin kuruluşuna sivil siyaset güçleri değil, ağırlıklı olarak askeri bürokrasi damgasını basmıştır. Bu nedenle bu topraklarda burjuva rejim hiçbir zaman Batı’daki burjuva demokrasisi gibi işlememiştir. Burjuvazi işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin mücadelesindeki yükseliş karşısında her başı sıkıştığında, çareyi hep orduyu imdada çağırmakta ve siyaseti askerin sözünün geçtiği bir olağanüstü rejime terk etmekte bulmuştur. Türkiye kapitalizminin 80’lerdeki hummalı yapısal değişim sürecinde de burjuvazi geleneksel kurtarıcısı ordunun ve askeri-faşist rejimin ardına sığınarak işini yürütmüştür. Açıktır ki, Türkiye’nin siyasi hayatının özgün yönünü oluşturan askeri vesayet rejimi son dönemde ortaya çıkmış bir olgu değildir.

Kapitalizmin klasik yoldan gelişmesine sahne olan Batılı ülkelerde siyaset alanı, kapitalist özel mülkiyetin ve bunun ifadesi olan sivil toplumun gelişim sürecinin önünü açacak tarzda işlev üstlenmiş ve öyle biçimlenmiştir. Fakat bizde geleneksel burjuva siyaset alanı genelde sivilleşmenin düşmanı olmuş ve ancak devlet korumacılığındaki bir kapitalist gelişme sürecine destek çıkmıştır. Türkiye’nin despotik devlet geleneğinin bir uzantısı olan bu siyaset tarzı ve yapılanması, giderek dünyaya açılan Türkiye kapitalizminin değişen ihtiyaçlarıyla bağdaşmamaya ve yeni sürecin önüne bir engel olarak dikilmeye başlamıştır.

Türkiye’de burjuvazinin bazı kesimlerinin siyasette sivilleşmeyi savunmaya başlaması, işte bu engelin aşılması ihtiyacından kaynaklı olarak ve Batılı ülkelere kıyasla son derece gecikmiş biçimde gündeme gelebilmiştir. Aynı tarihsel nedenlerle, Türkiye kapitalizmi ne Batı’da olduğu gibi bir Sosyal Demokrat Parti yaratabilmiş ne de siyasi yaşamda liberal çizginin gelişmesine fırsat sunmuştur.

Türkiye’de tüm bu husus ve olguların burjuva çevreler tarafından sorun edilip tartışma gündemine sokulması, 1980 sonrasında yer alan olağanüstü burjuva rejimlerin ekonomide yapısal bir değişimi gerçekleştirmesinin ertesine denk düşer. İşte tam da bu noktada bir parantez açarak, Türkiye’de işleyen sürecin bu kesitine dair bazı değerlendirmelerimizi hatırlatabiliriz. (Daha geniş bir okuma için bkz. E. Çağlı, Bonapartizmden Faşizme)

Türkiye’nin 12 Eylül askeri-faşist darbesini önceleyen dönemini incelediğimizde, büyük burjuvazinin sanayi, ticaret, bankacılık vb. alanlarındaki çeşitli unsurlarının artık tam anlamıyla bir mali sermaye oluşumu içinde sentezlenip güçlendiğini görürüz. ‘80 dönemeci, finans kapitalin ülke içinde ahtapot kollarıyla her alanı hegemonyası altına aldığı ve artık dış pazarlarda atılım yapmayı şiddetle istediği çok önemli bir dönemeç noktasıdır.

Büyük sermaye bu dönemeç noktasında, gerek içte muazzam bir kapitalist sıçramayı gerçekleştirmek ve gerekse dörtnala dış pazarlara açılmak için önündeki engellere tam bir vuruş yapmaya hazırlanmıştır. Gelişen ve iktisaden egemen konuma yükselen mali sermaye açısından, geçmiş dönemlerin iç pazara dönük birikim tarzının yarattığı tıkanıklığın aşılması ve yapısal değişikliklerin gerçekleştirilmesi artık kaçınılmaz hale gelmiştir. Zira Türkiye kapitalizminin uzun yıllar boyunca içe kapalı işleyişinden kaynaklanan yapısal bunalımı, dünya kapitalizminin de içine girdiği durgunluk eğilimiyle çakışarak iyice olgunlaşmış, çözümü ertelendiği için de problemler alabildiğine büyümüştür.

Büyük sermaye, gerçekleştirmeyi arzuladığı atılımla mevcut durum arasındaki devasa gerilim nedeniyle, ekonomik, siyasal tüm cephelerde saldırıya geçmiştir. Nitekim 24 Ocak kararlarıyla dışa açılmanın önündeki engellerin tasfiyesi için yapısal değişim hamlesini başlatırken, 12 Eylül askeri rejimi ile de sınıf hareketinin yükselişini durdurmayı ve burjuva düzeni tehdit eden devrimci durumun ortadan kaldırılmasını amaçlamıştır. Türkiye’de 12 Eylül faşizminin atomize ettiği, örgütlü mücadeleye karşı derin bir korku aşıladığı işçi sınıfı, uzun süre belini doğrultamayacak denli ağır bir yumruk yemiştir.

Türkiye’nin siyasal yaşamında zaten büyük bir ağırlığı olan ordunun rolü, 12 Eylül rejimiyle daha da yoğunlaştırılmış ve pekiştirilmiştir. Askeri bürokrasinin parlamenter rejime indirdiği darbeler ve getirdiği yasal düzenlemelerle (en başta da halen yürürlükte olan 1982 Anayasası), bu askeri diktatörlük dönemi, ordunun siyasi yaşamdaki rolünü neredeyse ebedi biçimde garanti altına almayı arzular biçimde yapılanmıştır. Bu durum, askeri cuntanın 1983 seçimleriyle iktidardan çekilip yerini parlamentoya terk etmiş görünmesine karşın, ordu kurmayının siyasetteki etkisinin güçlenmiş biçimde uzun yılları kapsamasına neden olmuştur.

12 Eylül rejimi tartışılırken üzerinden atlanmaması gereken önemli hususlar var. Türkiye’de faşizmin son buluşu, bir zamanlar İspanya, Yunanistan, Portekiz ya da kimi Latin Amerika ülkelerinde yaşanan sürece benzemez. Bu ülkelerde kaydedildiği üzere, faşist diktatörlüğün artık gücünü yitirdiği bir süreçte onu alttan gelen bir darbeyle çökerten bir gelişme Türkiye’de yaşanmadı. Keza, yine söz konusu örneklerde gözlemlenen işçi-emekçi kitle hareketi, devrimci ayaklanmalar ve bu yükselişi devrim yolundan geri döndürmek amacıyla burjuva demokrasisinin yeniden inşası yönünde yürütülen hararetli seferberlikler Türkiye’de yer almadı.

Faşist askeri diktatörlükleri göçertmek üzere kitlelerin ayağa kalktığı örneklerde, isyancı dalganın zoruyla cuntacı generaller suçlu koltuğuna oturtulmuşlardı. Türkiye’de ise faşist cuntacılar, iktidar makamları sayesinde şişirdikleri cüzdanlarıyla gözden uzak köşelerinde istirahata çekildiler.

Dünyada neo-liberal rüzgârların estirildiği bir konjonktürde ve 1983 parlamento seçimleriyle başbakanlık koltuğuna kurulan Özal döneminde ekonominin dümeni, bizzat 24 Ocak kararlarının mimarı olan Özal’ın ellerine bırakıldı. Türkiye’de uzun yıllar boyunca dokunulmazlar listesinde yer alan ekonomik kurallar bu sayede TÜSİAD’ın istemleri doğrultusunda değişikliğe uğratıldı. Örneğin Türk parasını koruma kanunu gibi ulusalcı ve korumacı önlemler ilga edilerek dış ticaret rejimi serbestleştirildi. Özal iktidarı, toplumun tüm çivilerinin yerinden çıkması pahasına, Türkiye kapitalizminin finans kapitalin arzusu doğrultusunda yapısal bir değişim geçirmesini (dışa açılmasını, emperyalist işleyişe daha fazla entegre edilmesini) başardı.

Türkiye’nin özgün yönleri biliniyor. Türkiye’de ordu kurmayı, Avrupa ülkelerinde görülmeyen bir biçimde siyasetin içinde olmuştur. Bu askeri bürokrasi, kendisinin siyasal yaşamdaki ağırlığını azaltmaya yönelik burjuva sivil inisiyatifleri bir iç tehlike, rejime yönelik bir tehdit addetmiş ve tavır almıştır. Sonuç olarak 1980’den günümüze uzanan süreç de irdelendiğinde, Avrupa ülkelerinden farklı olarak, Türkiye’de burjuvazinin olağanüstü yönetim biçiminin ne zaman sona erip ne zaman olağan bir burjuva parlamenter rejime geçildiğini söylemek bir bakıma gerçekten de zordur.

Nitekim 1983 sonrasında da burjuva düzen, bir yanda parlamenter bir işleyiş diğer yanda olağanüstü rejimin yerleştirdiği kurum ve uygulamalar olmak üzere bir hilkat garibesi gibi 2002 genel seçimlerine uzanmıştır. Bir başka deyişle, Batı Avrupa’daki örneklerine oranla zaten çok daha güdük bir demokratik çerçevesi olan Türk parlamenter sistemi, 12 Eylül rejiminin etkisiyle daha da güdükleşmiş biçimde 3 Kasım 2002 seçim sandığı sınavına girmiştir. Ve geniş halk kitleleri, devletçi-baskıcı statükocu güçlerin temsilcisi olarak gördükleri siyasal partileri bu sınavda çaktırarak yeni bir alternatif diye baktıkları AKP’yi iktidar koltuğuna oturtmuşlardır.

Bugün bu dönemler geride kalmış gibi görünse de şurası asla unutulmamalı ki, büyük burjuvazi ve onun TÜSİAD gibi örgütleri, önce askeri cunta başkanlığındaki faşist diktatörlüğün ve ardından da Özal başkanlığındaki Bonapartist rejimin başlıca destekçileri olmuşlardır. Bu güçler, olağanüstü burjuva rejimlerin ekonominin dışa açılması ve devrimci hareketin, işçi hareketinin ezilip geriletilmesi için gerçekleştirdiği hamleleri mutlu ve uysal biçimde izlemişlerdir.

Geçmiş döneme ilişkin unutulmaması gereken önemli bir gerçeklik daha var. Faşizmin çözüldüğü dönemde Türkiye’de burjuva düzen, bu kez de ezilen Kürt ulusunun başlattığı ulusal kurtuluş mücadelesiyle sarsılmaya başlamıştır. Korkak ve zalim Türk burjuvazisi, kutsal ordusunun bu savaşı ezmesi umuduyla uzun bir süre demokrasiden dem vurmamış, sesini çıkartmamıştır. Ne var ki, TC’nin yıllardır kanlı bir bastırma politikası sayesinde yüzleşmekten köşe bucak kaçmayı başardığı Kürt sorununun bu biçimde su yüzüne çıkması, verili tüm siyasal dengeleri altüst etmiş, paradigmaları değiştirmiş, bir tarihsel-toplumsal katalizör işlevi görmüştür.

Büyük sermaye örgütleri, ülkenin siyasi tarihine damgasını basan askeri vesayet olgusundan, ancak bu gerçekliğin ucu artık kendi çıkarlarına dokunmaya başladığında şikâyet etmeye koyulmuşlardır. Türkiye’de burjuvazi içinden AB tipi burjuva demokrasisini savunan seslerin yükselmeye başlaması bu durumun bir ifadesi olmuştur. Yine bu bağlamda kimi yazar ve yayın organlarının öncülüğünde bu topraklarda bir siyasal liberalizm de yeşermeye başlamıştır.

Kuşkusuz büyük sermaye gruplarının demokratikleşmeden başlıca muratları, kendilerini ülke içine kapanmaktan koruyup daha da fazla dışa açılmalarını sağlayacak bir siyasal iklimin yaratılmasıdır. Bazı kangrenleşmiş sorunların çözümü de yalnızca buna bağlı olarak ve bu ölçüde burjuvazinin gündemine girebilmektedir. Özetle TÜSİAD burjuvazisinin AB’ye endeksli ve de son derece istikrarsız biçimde takipçisi olduğu “demokratikleşme” ihtiyacının altında bu tür sınıfsal çıkarlar yatmaktadır.

İşçi sınıfının, devrimcilerin, Kürt halkının mücadelesiyle elde edilecek geniş bir demokrasi ise, kuşkusuz büyük sermeyenin “demokratikleşme” paketinin kapsama alanı içinde değildir! Tam tersine, büyük sermaye çevrelerinin demokratik açılımlar konusundaki tutumu, söz konusu mücadelelerin yükselişinden duyulan sınıfsal endişelere bağlı olarak son derece istikrarsız ve gitgelli bir seyir izlemektedir. Zaten TÜSİAD gibi halisane bir büyük sermaye örgütünden, demokrasi konusunda kapsamlı ve istikrarlı bir tutum beklemek tamamen abestir.

Günümüzde de düzen karşıtı mücadelenin seyrine ve burjuvazi içi kapışmanın konjonktürel önceliklerine göre TÜSİAD sık sık ağız değiştiriyor. Sol liberal köşe yazarları ise demokratik açılımların takipçisi olmak konusunda TÜSİAD’dan kararlı ve istikrarlı bir tutum sergilemesini bekliyorlar. Oysa dünyanın hiçbir ülkesinde büyük sermaye örgütleri bu gibi konularda böyle bir tutuma sahip değildir. Demokrasi onlar için ekonomik kazançlarını artırıp garanti altına aldığı sürece ve aldığı ölçüde gereklidir. Bu bakımdan askeri vesayet rejiminin son bulması, Kürt sorununun çözümü gibi konularda ısrarlı bir burjuva demokratik çizgi izleyen sol liberal yazarlarla, büyük sermaye örgütlerinin “demokratik çözüm” konusundaki tutumlarının birebir örtüşmediği göz ardı edilemez.

Sol liberaller için, Türkiye’yi Batı’daki gibi bir burjuva parlamenter işleyişe kavuşturacak siyasal demokrasi mücadelesi ilkesel bir önem taşıyor. Büyük sermaye açısından ise, bazı “demokratikleşme” paketlerinin yürürlüğe konması zamana ve zemine göre (en çok da dış güçlerin dayatmasıyla!) acil bir ihtiyaç haline gelebiliyor. Bu farklılık noktasında, sol liberaller aleyhine vurgulamamız gereken bir olumsuzluk da yatmaktadır.

Sol liberaller, TÜSİAD gibi büyük sermaye örgütlerinin “demokratikleşme” istemlerine olduğundan fazla misyonlar yükleyerek işçi-emekçi kitlelerin bilincini çarpıtıyorlar. Demokrasinin büyük sermaye eliyle gelebileceği yanılsamasını yaygınlaştırmak, işçilerin, Türk ve Kürt yoksullarının daha geniş bir demokrasinin kazanılması için mücadeleye atılmaları gereğini gölgelemekte, karartmaktadır. Büyük sermaye ise, sol liberallerin dediklerine pek de aldırmadan kendi sınıf çıkarları doğrultusunda hareket edip eşyanın doğasına uygun şekilde yol alıyor.

Askeri vesayet rejiminin tasfiyesi ve Türk siyasal yaşamında bir demokratikleşmenin gerçekleşmesi gibi sorunlar büyük burjuvazinin gündemine hep dışa açılma ihtiyacıyla bağlantılı olarak ve ekonomik ihtiyaçların dayatmasıyla girmiştir. Yine aynı şekilde, Kürt sorununun ve Kıbrıs sorununun çözülmesi gereğinin büyük burjuvazinin gündemine girmesinde de Türkiye’nin Avrupa Birliği ile bütünleşmesi ya da ABD ile uyum içinde Ortadoğu’da yeni misyonlar üstlenmesi gibi faktörler rol oynamıştır.

Ancak ekonomik ihtiyaçların dayatmasıyla gündeme sokulan bu sorunlar, 2002 genel seçimleri öncesinde peşpeşe kurulan muhtelif burjuva koalisyon hükümetleri tarafından çözümlenmemiş ve tersine pek çok noktada kilitlenmiştir. Böylece katlamalı biçimde yakıcılaşan sorunlar, nihayet 2002 genel seçimlerinden sonra tek başına iktidar koltuğuna kurulan ve çözüm vaat eden AKP’nin önüne dikilivermiştir. Birinci ve ikinci AKP hükümetleri dönemi, bu sorunların çözüm yoluna konulacağı yeni bir dönem olarak görünmeye başlamıştır.

Ancak yukarda da değindiğimiz gibi, Türkiye’de ekonomi-siyaset ilişkisi Batılı ülkelere nazaran farklı ve özgün yönler içerir. Tarihsel gelişme çizgisinin açıkladığı üzere, bu topraklarda yıllar boyunca asker ve sivil bürokrasiye dayanan bir askeri vesayet sistemi biçimlenmiş ve etkisini sürdürmüştür. Bu durumun bir sonucu olarak Türkiye’de ordu güdümlü burjuva siyaset alanı, Batılı kapitalist ülkelere benzemez biçimde kendine özgü kırmızıçizgiler ve ekonominin gereklerine uymayan direnç noktaları yaratmıştır.

Kuşkusuz genel kural, nihayetinde ekonomik temelin ve gereksinimlerin belirleyici olduğudur. Ne var ki, Türkiye’nin geleneksel siyaset kabuğunu parçalayıp artık küresel ekonomiye eklemlenen bir siyasal yapı oluşturması son derece gecikmeli, zahmetli ve çatışmalı biçimde gerçekleşmektedir. Bu bağlamda gelişmeleri kısaca değerlendirip bazı önemli sonuçlar çıkartacak olursak, açıkça ifade edilmesi gereken birkaç hususa dikkat çekebiliriz.

Birincisi, bu ekonomik itkilerin Türkiye’nin son dönemine güçlü biçimde damgasını basmasına rağmen siyasal alandaki gerginlik henüz devam ediyor. Nesnel olarak artık askeri vesayet rejimini savunan taraf güç yitiriyor olsa da, sivilleşmeyi savunan liberal güçlerle askeri vesayet yanlıları arasındaki siyasi mücadelenin halen kesin sonucu alınmış değildir.

İkincisi, nihayetinde burjuva çerçeveyi aşmasa da, Türkiye’nin gerçekleri açısından bakıldığında, siyasi arenada burjuva demokrasisini savunan güçlerin ve sol liberallerin vb. yer alması kötü değil iyi bir şeydir.

Üçüncüsü, uzun yıllar boyunca askeri vesayet rejiminin ya doğrudan sultası ya da dolaylı biçimde gölgesi altında yaşayan siyaset sahnesinin burjuva anlamda normalleştirilmesini istemek bu topraklarda olumlu bir adım teşkil eder. Fakat sol liberallerin bunu bir “sivil devrim”, “demokrasi devrimi” diye abartarak sunmalarına da papuç bırakılmamalıdır.

Dördüncüsü, Türkiye’nin gerçekleri bakımından bu tür bir değişim müspet bir değer taşısa da son derece gecikmiş bir biçimde gündeme getirildikleri unutulmamalıdır. Kapitalizmin krizler içinde kıvrandığı ve bunun sonucu olarak gelenekselleşmiş burjuva demokrasilerinin bile çerçevesinin daraltıldığı bir dünyada, Türkiye’de tıkır tıkır işleyecek bir “burjuva demokrasisi” hayali yaratmak son derece tehlikelidir.

Beşincisi ve son olarak, sol liberallerin yaklaşımı da dahil olmak üzere, bugün Türkiye’de tartışma gündemine sokulan ve AKP iktidarından beklenen “demokratikleşme” olgusu ilhamını ağırlıklı olarak büyük burjuvazinin küreselleşme ihtiyacından alıyor. Oysa günümüz dünyasında varlık nedenini, meşruiyetini ve gücünü işçi sınıfının, emekçi kitlelerin ve Kürt yoksullarının devrimci mücadelesinden alan bir demokrasi mücadelesine ihtiyaç olduğu o kadar açık ki… Ayrıca her fırsatta vurgulamaya çalıştığımız gibi, hangi alanda ve hangi kapsamda olursa olsun, ancak örgütlü mücadeleyle elde edilen ve korunan kazanımlar kalıcı olabilir!


  • Marksizmin Aydınlattığı Gerçekler /III --- 30 Nisan 2013
  • Marksizmin Aydınlattığı Gerçekler /II --- 28 Mart 2013
  • Marksizmin Aydınlattığı Gerçekler --- 28 Şubat 2013
  • Imperialism and the question of political independence --- August 2002
  • Imperialist epoch and national liberation struggles --- August 2002
  • Imperialism and the change in colonial countries --- August 2002
  • CHAPTER TWO --- August 2002
  • Anti-imperialist struggle cannot be reduced to national liberation struggle --- August 2002
  • Inseparable part of imperialist epoch: Wars for hegemony --- August 2002
  • Imperialism is the domination of finance capital --- August 2002
  • Imperialism rises above monopolist competition --- August 2002
  • “Dependence” question in the imperialist epoch --- August 2002
  • Imperialism is the international expansionism of finance capital --- August 2002
  • Imperialism and importance of capital export --- August 2002
  • Formation of monopolies and transition period to imperialism --- August 2002
  • Colonialist expansion and change --- August 2002
  • CHAPTER ONE --- August 2002
  • From Colonialism to Imperialism --- August 2002
  • FOREWORD --- August 2002
  • Correct Attitude on the Organisational Question --- 31 August 2012
  • Örgütsel Sorunda Doğru Tutum --- 31 Ağustos 2012
  • The Question of International --- 29 July 2012
  • Enternasyonal Sorunu --- 29 Temmuz 2012
  • Capitalism at an Impasse -part two --- January-February 2012
  • Capitalism at an Impasse -part one --- January-February 2012
  • İşçi Sınıfına Selam --- 26 Nisan 2008
  • Kapitalizm Çıkmazda --- Ocak-Şubat 2012
  • Kapitalizm Çıkmazda /2 ---
  • Kapitalizm Çıkmazda /1 --- 27 Ocak 2012
  • Historical Experience: The Fate of Isolated Revolution --- 1991
  • On Sub-imperialism: Regional Power Turkey --- August 2009
  • On Bourgeois Workers’ Parties --- November 28, 2005
  • Marxism and Youth --- 9 March 2004
  • An Opportunist’s Approach to the Question of "Marxism and the State" (I-II) --- March 2010
  • Bir Oportünistin “Marksizm ve Devlet” Sorununa Yaklaşımı (I-II) --- Mart 2010
  • Liberal Demokratların Kapitalist Düşleri --- 30 Ocak 2010
  • Sürekli Devrim Üzerine /2 --- 1 Ocak 2010
  • Sürekli Devrim Üzerine /1 --- 1 Aralık 2009
  • Sürekli Devrim Üzerine --- 1 Aralık 2009
  • Sınıf Temelinde Devrimci Çalışma --- 2009
  • Çürüyen Kapitalizm --- 2009
  • Alt-Emperyalizm Üzerine: Bölgesel Güç Türkiye --- 29 Ağustos 2009
  • Alt-Emperyalizm Üzerine: Bölgesel Güç Türkiye --- 28 Temmuz 2009
  • Sen Yolunda Yürü!.. --- 28 Haziran 2009
  • Kızıl Kanatlı Rosa --- 29 Mayıs 2009
  • Kızıl Kanatlı Rosa --- 29 Nisan 2009
  • Kızıl Kanatlı Rosa --- 27 Mart 2009
  • A Dangerous Tendency: Opportunism --- 23 December 2006
  • Kızıl Kanatlı Rosa --- 28 Şubat 2009
  • Kızıl Kanatlı Rosa --- 29 Ocak 2009
  • Kızıl Kanatlı Rosa --- 28 Aralık 2008
  • Dünyanın Üzerinde Bir Heyulâ Dolaşıyor --- 29 Kasım 2008
  • Uzak ve Yakın Tarihin Prizmasından Yansıyan Gerçekler --- 1 Ekim 2008
  • Marxist Attitude On the Question of European Union --- April 12, 2003
  • “The United States of Europe”? --- April 12, 2003
  • Türkiye’de Burjuva Düzenin Kuruluş Biçimi ---
  • Tarihsel Çıkışsızlığın İdeolojik Yansımaları ---
  • Kitle Örgütlerinde Devrimci Çalışma --- Haziran 2008
  • İşçi Sınıfına Selam! --- 26 Nisan 2008
  • Kapitalizmin Hal ve Gidişatı --- 25 Mart 2008
  • Enternasyonal Alanda Menşevizmin Yansımaları --- Ocak 2008
  • Devrimci Propaganda ve Ajitasyon --- 27 Aralık 2007
  • Çürüyen Kapitalizm ---
  • Anarşizm Üzerine /II --- 25 Ekim 2007
  • Anarşizm Üzerine ---
  • Manifesto’nun Sönmeyen Ateşi --- Ağustos 2007
  • İdeolojinin Önemi ve Sınıf Temeline Oturmayan Devrimcilik --- 28 Temmuz 2007
  • Savaş Tehdidi Altında Derinleşen Kriz --- 24 Haziran 2007
  • Darbe Tehdidinin İşaret Ettiği Gerçekler --- 27 Mayıs 2007
  • Hedefe Kilitlenmek --- 25 Nisan 2007
  • In the Middle of Danger --- 28 Mayıs 2006
  • Diyalektik Materyalizm Üzerine /2 --- Şubat 2007
  • Diyalektik Materyalizm Üzerine --- Ocak 2007
  • Eylül Günlüğü --- Eylül 2005
  • Tehlikeli Bir Eğilim: Oportünizm --- 23 Aralık 2006
  • Küçük-Burjuvanın Anatomisi --- 25 Kasım 2006
  • Sendikal Mücadelede İlkeli Tutum --- Eylül 2006
  • “Tek Ülkede Sosyalizm” İddiası Sosyalizmin İnkârıdır --- 13 Ocak 2007
  • Sınıf Dayanışması Mücadele İçinde Gelişir --- 24 Haziran 2006
  • Globalisation: Combined and Uneven Capitalist Development --- June 2006
  • Tehlikenin Ortasında… --- 28 Mayıs 2006
  • Geçiş Sorunu ve Geçiş Programı --- 26 Ocak 2006
  • Reformizm Üzerine --- 3 Ocak 2006
  • Burjuva İşçi Partileri Üzerine --- 28 Kasım 2005
  • Avrupa Birliği Sorununda Marksist Tutum --- 12 Nisan 2003
  • Kolonyalizmden Emperyalizme --- Ağustos 2002
  • Marksizmin Işığında --- 2 Temmuz 2001
  • In the Light of Marxism --- August 1991
  • Büyüyen İşçi Sınıfı --- 1 Ekim 1999
  • The International Unites the Human Race --- 3 Kasım 2004
  • 12 Eylül Faşizminin Hesabı Sorulmalı --- 7 Eylül 2004
  • “Terör”ün Ardına Gizlenen Gerçekler --- 28 Temmuz 2005
  • Küreselleşme --- 2 Haziran 2005
  • Bonapartizmden Faşizme --- 3 Ağustos 2004
  • Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık --- 3 Aralık 2004
  • 1 MAYIS’ın Ardından --- 4 Mayıs 2004
  • Marksizm ve Gençlik --- 9 Mart 2004
  • İstanbul'daki Saldırıların Ardında Yatan Gerçekler --- 29 Kasım 2003
  • The Realities Behind the Attacks in Istanbul --- November 29, 2003
  • Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum --- 2 Kasım 2003
  • Emperyalist Paylaşım Savaşı Devam Ediyor --- 11 Mayıs 2003
  • The Imperialist War of Division Continues --- May 11, 2003
  • Mobilise against imperialist war and capitalism! --- March 25, 2003
  • Emperyalist Savaşa ve Kapitalizme Karşı Görev Başına! --- 25 Mart 2003
  • Savaş Tamtamları Çalınırken --- 31 Aralık 2002
  • When War Drums Are Beaten --- December 31, 2002
  • Bir Seçimin Ardından --- 6 Kasım 2002
  • In the Wake of the Turkish Elections --- 6 November 2002
  • EKİM'den Bir Yaprak --- 2 Kasım 2002
  • Seçime Doğru --- 26 Ekim 2002
  • On the Recent Situation in Turkey --- 16 August 2002
  • An Overview of Turkey's Agenda --- January 2002

  • Son Yayınlananlar