Navigation

Referanduma Doğru: İşçi Sınıfının Tutumu

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

12 Eylülde yapılacak anayasa değişikliği referandumu dolayısıyla kıran kırana bir siyasi rekabet ve politizasyon süreci yaşanıyor. Bu sürecin bir parçasını da, emekçi sınıfların çıkarlarının savunucusu olma iddiasındaki sosyalist solda yaşanan hararetli tartışmalar oluşturmakta. Bu tartışmalarda gelinen noktaya bakıldığında, sosyalist solun büyük bölümünün “hayır” ve “boykot” tutumlarında öbekleştiği, küçük bir kesiminin de “evet” tutumunu benimsediği görülüyor. Boykot tutumunda olanların da, aslında, AKP’ye darbe vurulması adına, sonucun “hayır” çıkmasını arzuladıklarını hesaba kattığımızda, toplam olarak sosyalist solun çok büyük bölümünün gerçekte bu referandumdan “hayır” sonucunun çıkmasından yana olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu durum sosyalist hareketin büyük ölçüde burjuvazinin statükocu kesiminin gerici siyasal çizgisine sürüklenmesi anlamına gelmekte ve uzun yıllardır yaşadığı kriz ve gerileme sürecinde de yeni bir aşamayı işaretlemektedir.

Anayasa değişiklik paketiyle getirilmek istenen düzenlemeler karşısında işçi sınıfının çıkarları açısından negatif bir tutum almayı gerektirecek esaslı bir gerekçe bulunmuyor. Bu değişiklikler daha önce Marksist Tutum’da yer alan ilgili yazılarda ele alındığı üzere, burjuva demokrasisinin sınırları içinde mevcut duruma göre genel olarak kısmi bir ilerlemeyi ifade ediyor.[1] Esasen getirilmek istenen değişiklikler ileri kapitalist ülkelerdeki burjuva demokrasilerinin normu durumundaki uygulamalara doğru kısmi bir ilerleme niteliğindedir. Örneğin bu ülkelerin hemen tamamında, seçilmişlerin (parlamento ve yürütme) yüksek yargı organlarının belirlenmesinde bir rolleri vardır, vb. Referandumda oya sunulan düzenlemelerin yargıyı ilgilendiren kısmı da esasta buna uygun bir değişikliği öngörmektedir. Statükocu kesim tarafından dile getirilen ve “hayır”cı sosyalistlerin hararetle sarıldığı “kuvvetler ayrılığının çiğnenmesi”, “yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılması”, “yargının siyasallaştırılması” gibi iddialarınsa Marksistler açısından hiçbir hükmünün olamayacağı açıktır.

Ancak, Kemalizmden gözü kararmış olanların “kutsal” devletlerinin AKP tarafından “ele geçirilmekte” olduğuna dair içine düştükleri hezeyan, “hayır” demeleri için zaten fazlasıyla yeterliydi. Onlar pek sevdikleri Kemalist öcü masalları eşliğinde kendi kavallarını çalmaya devam ediyorlar. Ama “hayır” demek için yeterli sebep bulamayan ve günahların en büyüğü olarak gördükleri için “evet” de diyemeyerek boykotta karar kılmış çevreler açısından son çare, bir kez daha sol lafazanlığa sığınmak oldu.

Mevcut şartlarda sosyalist solun referandum sonucunu tayin etmede etkisi büyük olmasa da, soldaki bazı temel tutumların ve argümanların irdelenmesi önem taşıyor. Bu, öncelikle sosyalist sol kimliğin kitleler nezdinde sahte sol CHP’den ayrıştırılması bakımından önemlidir. İkinci olaraksa, yaşanan çürüme ve iflas sürecine dair solun tarihine bir not düşmek ve bir kez daha uyarı yapmak fırsatı anlamına gelmektedir.

“Egemenler arasındaki çatışmada taraf olunmamalı”

Açıklığa kavuşturulması gereken en önemli hususlardan birini, esasen boykotçu cenahın diline doladığı “egemenler arasındaki çatışmada taraf olunmamalı” savı oluşturuyor. Çünkü demagoji ve kafa karışıklığının en büyüğü bu noktada yaşanıyor denebilir. Buradaki “taraf olunmamalı” ifadesinin, “peşine takılmamak” ve “alet olmamak” anlamında kullanıldığını ve tüm bu ifadelerin aynı anlama gelmek üzere sıkça tekrarlandığını belirtelim.

Öncelikle bir hususu netliğe kavuşturalım. Egemenler arasındaki çatışmada taraflardan birinin yedeği konumuna düşülmemesi ve işçi sınıfının kendi bağımsız politik çizgisinde ilerlemesi gerektiği düşüncesi tümüyle doğru bir düşüncedir. Enternasyonalist komünistler Türkiye’de egemen sınıf içinde yaşanan kavga bağlamında en başından beri bu temel ilkeyi vurgulamışlar ve her somut durumda bunu tutumlarıyla yansıtmışlardır.[2]

Sosyalist solun önemli bir bölümü ise, bıraktık egemenler arasındaki kavgada bağımsız tutum alma sorununu, egemenler arasında önemli yönelim farklılıkları olduğu, bu temelde ciddi anlaşmazlıklar ve bir çatışma yaşandığı olgusunu bile çok geç kabullendi ve nice sonra bunu politik analizlerine yansıtmaya başladı. Olgular inatçıdır diye boşuna dememişler. Belli bir noktadan sonra bu olguyu göz ardı etmek, bunsuz siyasal gelişmeleri asgari ölçüde tutarlı analiz etmek imkânsız hale gelince, söz konusu kesimler bunu gönülsüzce kabullendiler. Ancak bu kabullenme, daha evvelki eksik ve yanlış değerlendirmelere dönük bir özeleştiriyle bütünleştirilmediği için, tam anlamıyla tutarlı ve sağlıklı bir adım atılmış olmadı. Nitekim şimdi, “bu egemenler arası bir kavgadır, buna taraf olunmamalı” düşüncesine sarılan bu çevreler, referandum bağlamında boykot tutumunu savunmak suretiyle bu temel ilkesel yaklaşımı yanlış yorumluyor ve uyguluyorlar.

Anayasa değişikliğinin altında yatan asıl sınıfsal olgunun, egemenlerin hangi kesiminin iktidarda daha fazla söz sahibi olacağı sorunu olduğu enternasyonalist komünistler açısından tartışmaya gerek olmayan bir husustur. Bu boyutuyla sorun elbette işçi sınıfını ilgilendirmez. Ancak egemenler arası mücadele, yasalarda, anayasada, ülkedeki siyasal rejimin yapısında birtakım değişiklikler doğuracak nitelikteyse, veya genel politik atmosferde önemli değişiklikler söz konusu ise, bu tür sonuçların kendisi işçi sınıfını fazlasıyla ilgilendirir. Bu tür değişikliklerden işçi sınıfının yararına bulduklarımızın yanında, zararına bulduklarımızın karşısında yer alırız. Genel anlamıyla koyacak olursak, sorunun özü, “taraf olunmamalı” şeklindeki doğru ilkesel yaklaşımın somut koşullarda nasıl uygulanacağıdır. Enternasyonalist komünistler için mevcut referandum somutluğunda bu ilkenin en doğru uygulanışı boykot değil, evet oyu vermektir. Böylesi bir durumda falanca ya da filanca burjuva kesimle benzer bir konumdaymış gibi görünmekten zerrece kaygı duymayız. Bizlerin bir şeyi istememiz ya da istemememiz tümüyle kendi bağımsız sınıf çıkar ve perspektifimizle belirlenir, burjuvalarınki kendi bilecekleri iştir. Dolayısıyla işçi sınıfı açısından bu tür bir durum, bir burjuva kampın “peşine takılmak” ya da burjuva kamplaşmada “taraf olmak”, yahut “alet olmak” anlamına gelmez. Onların hesapları başkadır, bizim hesabımız başka. Onların çıkarları başkadır, bizim çıkarlarımız başka.

Burada elbette akla gelebilecek bir soru şudur: Referandumda işçi sınıfının önüne konan seçenekler tümüyle burjuvazinin belirlediği ve dayattığı seçeneklerdir, işçi sınıfının bunların dışında ortaya koyacağı kendi seçeneği yok mudur? Elbette vardır. İşçi sınıfı baskıcı 12 Eylül anayasasının ve ona dayalı olarak çıkarılan diğer baskıcı yasaların tümüyle çöpe atılmasını, sınırsız söz, toplantı ve örgütlenme özgürlüğünü esas alan, baskı ve ayrımcılığın her türüne karşı açık özgürlükçü tavrı somutlaştıran bir anayasa için mücadele verir, gerekli her alandaki somutluklarıyla böylesi bir anayasayı önerir. Dahası gerçek özgürlüğü getirecek olan sosyalist devrimi ve işçi sınıfı iktidarını savunur.

Ancak işçi sınıfının devrimci örgütlülüğü ve siyasetinin etkili bir güç olmadığı şartlarda, siyasal hayatta sorunlar çoğu kez bizim belirleme gücümüzün olmadığı ikilemler halinde karşımıza gelirler. Hoşumuza gitmese de bu böyledir. Toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçi sınıfların alttan güçlü bir baskısı söz konusu olmadıkça, böylesi ikilemlerle karşı karşıya kalırız. Kendisine devrimci diyen her hareket, bu ikilemlerin son tahlilde egemenler içindeki anlaşmazlıkları yansıtan burjuva ikilemler olduğu gerçeğini ilkesel düzeyde net biçimde tespit etmeli ve bu olguyu tereddütsüz biçimde teşhir etmelidir. Bu, sınıf öncülerinin ve giderek emekçi kitlelerin devrimci siyasal eğitimi için zorunludur. Çünkü bizim ufkumuz düzen içi değişikliklerle sınırlı değildir. Bizler bu düzenin eninde sonunda bir işçi sınıfı devrimi yoluyla hepten ortadan kaldırılmasını hedefliyoruz. Ve bu ilke elbette propaganda düzeyinde de mutlaka ifadesini bulması gereken bir ilkedir. Ancak sorun, bu ilke sorunundan ibaret değildir. Bizler işçi sınıfının bilinç ve örgütlülüğünü somutta ilerletecek bir tutum geliştirmekle de yükümlüyüz. Eğer ciddi sınıf devrimcileriysek. Aksi, bizim topraklarımızda çok yaygın olan lafazanlıktır.

Bazen önümüze gelen bu tür ikilemler hiçbir surette işçi sınıfı açısından somut bir ilerlemeyi ya da kazanımı ifade edecek yönler içermeyebilir. Böylesi durumlarda temel vurgunun bizzat bu ikilemin reddi noktasına yapılması gerekebilir. Ancak bunun dışındaki durumlarda, var olduğu kadarıyla ağırlığı terazinin bir kefesine koymak işçi sınıfının çıkarlarına en uygun tutum olur. Bu hiç de kendini düzen içi arayışlara vermek değildir. Bu, reformlara, iyileştirmelere, verili sınıfsal güç ilişkilerini hesaba katarak devrimci bir perspektifle bakmaktır. Bu çerçevede referandumda “evet” tutumunu benimsemek hiç de “egemenlerin dalaşında taraf olmak” anlamına gelmemektedir. İşçi sınıfının bağımsız sınıf çıkarlarının ifadesi olan bir “evet” ile düzen sahiplerinin ve bu arada liberal solun “evet”i farklıdır.

Tabii buradaki muhakemeyi temel alarak “hayır”cılar da kendi “hayır”larının CHP-ordu-satükoculuk yandaşlığı anlamına gelmediğini iddia edebilirler. Zaten bir kısmı öyle yapıyor. Ancak burada basit bir simetri bulunmuyor. Sonuç olarak burada esas olan, objektif olarak terazinin hangi kefesinin işçi sınıfının çıkarlarına uygun (ya da daha uygun) olduğudur. Eğer bu bakımdan eksenin doğru tarafında duruyorsanız, bu konum egemenlerin bir kesiminin tutumuyla görünüşte benzeşiyor diye onların peşine takılmış olmazsınız. Ama eksenin yanlış tarafında konumlanmışsanız, o zaman egemenlerin bir kesiminin peşine takılmış olursunuz. Aşağıda vereceğimiz tarihsel örneklerle bu hususu daha da açacağız.

“Taraf olma” konusunda tarihsel deneyim ve örnekler

Marksizmin büyük önderleri, egemenler arası çatışma durumlarında devrimci işçi sınıfının tutumunun ne olması gerektiğine dair bize son derece zengin ve öğretici dersler bırakmışlardır. Örneğin Marx’ın vaktiyle burjuvazinin serbest ticaret yanlısı kesimleri ile korumacılık yanlısı kesimleri arasındaki kavgada benimsediği tutumu hatırlayabiliriz. Marx, anlaşmazlığın burjuva niteliğini ve buradaki tarafların (kullandıkları argümanlar ne olursa olsun) gerçek sınıf dürtülerinin neler olduğunu teşhir ve eleştiri konusu etmekten hiç geri durmaksızın, işçi sınıfı açısından son tahlilde serbest ticaretin korumacılıktan daha yeğ olduğunu savunmuştur. Marx’ın bu tutumunu dayandırdığı tek bir ölçü vardı, o da, serbest ticaretin işçi sınıfının devrimci çabaları için daha elverişli bir durum ortaya çıkarmasıydı.

Bir başka örnek olarak Amerika’da 1860’lı yıllarda kuzey burjuvazisiyle güney burjuvazisi arasında kanlı bir iç savaş düzeyine kadar varan kamplaşma ve çatışmayı alabiliriz. Kuzeyli sanayici burjuvalar köleliğin kaldırılmasını istiyor, güneyli tarım burjuvazisi ise buna şiddetle karşı çıkıyordu. Yaşanan iç savaş sonunda kuzey galip geldi ve kölelik kaldırıldı. Şimdi burada egemenler arasında bir çatışma var diye ve köleliğin kaldırılması bu çatışmanın konusu diye, biz köleliğin kaldırılması sorununa ilgisiz mi kalacağız? Marx ve işçi sınıfı ilgisiz kalmamış, açıkça köleliğin kaldırılmasından yana olmuşlardı. Bu durumda Marx kuzeyli burjuvaların peşine mi takılmış oluyordu? Elbette değil. Marx ve işçi sınıfı, kuzeyli burjuvalardan bağımsız olarak, onlarla aynı yönde, yani köleliğin kaldırılması yönünde tutum almıştı, o kadar. Çünkü köleliğin kaldırılması, işçi sınıfının çıkarınaydı ve onun toplumsal kurtuluş mücadelesinin açık bir gereği idi. Marx kuzeyli burjuvalarla aynı pozisyonu savunuyor görünmekten bir mahcubiyet duymadı.

Ya da Bolşeviklerin Lenin önderliğinde 1917’de Çarlığın yıkılması ile Ekim ayaklanması arası dönemde izlediği politikalardan bir kesite bakabiliriz. Örneğin, Lenin ve Bolşevikler tüm silahlarını geçici Kerenski hükümetini devirmeye odaklamış oldukları halde, sürecin belli bir noktasında (Ağustos ayının son günlerinde) general Kornilov liderliğinde bir askeri darbe girişimi ortaya çıktığında taktik değiştirmişlerdir. O günlerde Bolşevikler de, Kerenski gibi, Kornilovcu darbe girişimini bertaraf etmeye odaklandılar. Lenin o günlerde bunun Kerenski’yi desteklemek anlamına gelmediğini net biçimde açıklamıştı: “Kornilov’a karşı savaşıyoruz, tıpkı Kerenski’nin askerleri gibi savaşacağız, fakat biz Kerenski’yi desteklemiyoruz. Bunun aksine, onun güçsüzlüğünü sergiliyoruz. Burada bir fark var. Bu ince, kolayca görülemeyen, ama son derece esaslı ve unutulmaması gereken bir fark.” (akt. Tony Cliff, Lenin, c.2, Z Yay., s.363)

Bunlar tarihten olumlu örnekler. Bir de olumsuz örnek verelim. 1923’te Bulgar komünistler, Stambuliski liderliğindeki burjuva Köylü Birliği hükümeti ile onu darbe yoluyla devirmeye çalışan ve bunu başaran Tsankov liderliğindeki diğer burjuva güçler arasında, “hepsi burjuva” diyerek bir ayrım görmediklerini ilan etmiş ve sonunda mücadeleyi darbeci güçlerin kazanmasına seyirci kalmışlardı. Şöyle diyordu BKP Merkez Komitesi: “Şehirler ve kırlardaki emekçi kitleler … kent burjuvazisi ile kır burjuvazisi arasındaki silahlı mücadeleye taraf olmayacaklardır, çünkü, bunların mücadelesine katılmak, emekçiler açısından, onları sömürenler ve baskı altında tutanlar için kendilerini ateşe atmak anlamına gelecektir.” (akt. Cliff, Lenin, c.4, İde y., s.121) Bu büyük bir hataydı ve Komintern de bunu mahkûm etmişti. Komintern Yürütme Komitesi darbenin başarıya ulaşmasından birkaç gün sonra şunları demişti: “Stambuliski’ye karşı giriştiği darbe başarıya ulaşmış görünen beyaz kliğin mücadelesinin, iki burjuva kamp arasında işçi sınıfının tarafsız kalması gereken bir mücadele olduğunu düşünenler yanılıyorlar; bunlar işçi örgütlerinin kanlı biçimde bastırıldığına tanık olduklarında hatalarını daha iyi anlayacaklar.” (age, s.122) Peki “egemenler arasındaki dalaşma” diye uzak durulan bu can yakıcı siyasal gelişmenin sonucu ne olmuştu? Tam da Komintern Yürütme’sinin öngördüğü gibi, Bulgar işçi sınıfının öncülerine yönelik acımasız bir terör ve ağır kayıplar!

Tüm bu örnekler ve daha nicesi, herhangi bir sorunda devrimci işçi sınıfı bakımından tutum belirlerken egemenlerin şu ya da bu kesiminin nasıl tutum benimsediğinin bir öneminin olmadığını, yapılması gerekenin, somut şartlarda objektif olarak işçi sınıfının çıkarının nerede yattığını belirlemek olduğunu açıkça göstermektedir.

Türkiye’de demokratik adımların yeri ve önemi

Anayasa paketine ilişkin tutumumuzu belirleyen üç temel etmen bulunuyor. Birincisi anayasa paketinin içeriğidir. Bu içerik, sıkça vurguladığımız gibi, genel olarak işçi sınıfının durumunu ve mücadele koşullarını geriye değil, sınırlı ölçüde de olsa ileriye götürücü niteliktedir. Bu hem işçi sınıfını doğrudan ilgilendiren düzenlemeler (grev, sendika, örgütlenme alanlarında) açısından, hem de dolaylı olarak Türkiye’deki despotik devlet geleneğinin somutlandığı bürokratik-militarist yapılarda gedikler açılması açısından böyledir. İkincisi paketin işçi sınıfının mevcut örgütsüzlüğü ve yükselen ya da canlı bir sınıf hareketinin yokluğu koşullarına denk gelmesinin dikkate alınmasıdır. Üçüncüsü ise, bu paketin bir referanduma, yani mevcut şartlarda açık bir politik çarpışmaya konu olmasıdır. Değişikliklerin kendisi bir yana, bu politik çarpışmanın nasıl sonuçlanacağı kendi başına bir önem arz etmektedir. Yani “evet” ya da “hayır” sonucunun çıkmasına bağlı olarak, ülkede ne tür bir siyasal ortamın oluşacağı ve hangi siyasal dinamiklerin güçleneceği hususu.

Şüphesiz son tahlilde her şey paketin içeriği temelinde belirlenmektedir. Türkiye’deki demokrasi sorununun boyutları düşünüldüğünde bu içeriğin yetersiz olduğu çok açıktır. AKP’nin kuyruğuna takılmakla eleştirilen sol liberallerin bile yetersiz buldukları bu değişiklikleri devrimcilerin yeterli bulması elbette söz konusu bile olamaz. Burjuva demokratik sınırlar içinde bile değişmesi gereken çok şey var. Ancak biz bu anayasa değişikliğini 12 Eylül anayasasının hepten çöpe atılması yolundaki mücadele için daha elverişli bir durum yaratacak bir adım olarak görüyoruz. Ne getirilen değişiklikleri olması gerekene göre büyük değişiklikler olarak görüyoruz, ne de AKP’nin demokrasi şampiyonu pozlarına itibar ediyoruz. Biz sadece işçi sınıfının çıkarları açısından mevcut seçenekler içinde en elverişli sonucun “evet” olacağını görüyor ve düzenin doğası hakkında hiçbir yanılsamaya kapı açmayacak biçimde “evet”i savunuyoruz.

Paket, tüm eksikliğine rağmen, Türkiye’deki ağır aksak ilerleyen burjuva demokratik dönüşüm sürecinin gidişatı çerçevesinde, açtığı yol bakımından önemlidir. Paketin asıl siyasal özünü oluşturan yüksek yargı organlarıyla ilgili değişiklikler, düzende demokratikleşme yönünde atılmak istenen adımların önünü tıkayan tıkaçlara önemli bir darbe vurulması niteliği taşıyor. Anayasal yetkilerini keyfi biçimde aşarak anayasa değişikliklerini bile iptal etmeye kalkışan bir Anayasa Mahkemesinin bugüne kadar ne denli büyük bir engel oluşturduğu açıktır. Aynı şekilde mevcut yapılanmasıyla HSYK var olduğu sürece Ergenekon türü davalarda alınacak mütevazı sonuçların bile geri devşirilebileceği de açıktır. Dolayısıyla bu alanlarda yapılacak değişiklikler pek muhtemelen daha sonra yapılabilecek tüm değişiklikler için bir kilit niteliğinde. Tam da bu nedenle, paketin onaylanması durumunda, yeni değişiklikler yönünde bastırmak için çok daha elverişli bir durum oluşacaktır. Bunu doğrularcasına, AKP (sadece o değil, CHP bile) şimdi yeni bir anayasa vaadini dillendirmektedir. Sürecin genel gidişine baktığımızda da, AKP’nin referandum ya da seçim sonrasında yeni anayasal değişiklikler veya bir kez daha tümden yeni bir anayasayı gündeme getirmeye niyetli olduğu anlaşılıyor. Yani evet çıkması halinde, sosyalist solun önemli bir bölümünün iddia ettiğinin aksine, anayasa değişikliği konusu gündemden düşmek bir yana, tekrar tekrar gündeme gelecektir. Şimdi soralım: işçi sınıfı açısından böylesi bir siyasal atmosfer mi daha elverişlidir, yoksa çıkacak bir hayır sonucu sonrası, bir CHP-MHP hükümeti yolunda ilerletileceği, şimdiye kadarki kimi reformların geri devşirileceği ve Ergenekoncu zebanilerin yeniden sahneye çıkacağı gün gibi açık olan bir politik atmosfer mi?

Demokratik dönüşümler ve Türkiye’deki demokrasi sorununa dönecek olursak, Türkiye işçi sınıfının ülkedeki genel demokratik bilincin ilerlemesine şiddetle ihtiyacı var. Bu bağlamda Türkiye’de despotik devlet geleneğine karşı mücadelenin kritik önemini anlamamak büyük bir körlüktür. Sermaye egemenliğine bilgiççe ve kitabî biçimde yapılan hiçbir vurgu, bu özgül sorunun önemini ortadan kaldıramaz. Bu topraklar bir halk devrimi yaşamamıştır. Geleneksel olarak devlete itaatin toplumsal yapının her düzeyinde sürekli olarak yeniden üretildiği ve demokratik isyan geleneğinin zayıf olduğu bu topraklarda, genel demokratik bilinci ilerletecek seçime tâbi kurum ve organların (parlamentonun ve genel olarak seçilmişlerin) devletlû kastı cisimleştiren organlar karşısında güçlendirilmesi asla kayıtsız kalınacak bir mesele değildir. Enternasyonalist komünistler sosyalist devrim stratejilerini ve programlarını içinde bulundukları ülkenin özgül koşullarını dikkate alarak somutlaştırırlar.

Tam da referandum bağlamında bu demokrasi sorununun önemini ortaya koyan güncel bir gelişmeyi aktarmanın yeridir. Yüksek yargıya ve özellikle de kendisine dokunan değişikliklere ölümüne karşı olan HSYK, referanduma dair hazırladığı propaganda broşüründe, “Türkiye’de demokratik kültür gelişmiş olmadığı için, parlamento ve yürütmenin yargıya atama yapması bize uygun değildir” demektedir. Yani açıkça “bu geri halka bu kadar demokrasi fazla” pervasızlığı savunulmaktadır elitist devletlûlar tarafından!

Son olarak şunu vurgulayalım ki, böylesi bir tarihsel-toplumsal arka planın olduğu topraklarda ve koşullarda despotik geleneklerin duvarında gedikler açılması genel olarak olumludur. Sorun, sol liberallerin yaptığı gibi bunları esas mesele olarak görmek ve bunlara bel bağlamak, yani ufkunu bunlarla sınırlamaktır. Bu adıyla sanıyla reformizmdir. Ancak reformizmle demokratik reformların önemine vurgu yapmak aynı şey değildir. Reformları mutlaklaştırmamak, sadece birer yan ürün olarak görmek ve devrimci mücadeleyi ilerletmek için basamak olarak kullanmak… Reformlara evet, reformizme hayır! Proleter devrimci perspektif budur.



[1] Akın Erensoy, Anayasa Mahkemesinin Kararı ve Referandum, Ağustos 2010 ve Levent Toprak, Anayasa Paketi ve Statükocu Hezeyanlar, Nisan 2010

[2] Bu konuda temel metinler olarak özellikle Mehmet Sinan’ın Marksist Tutum’da konuyu hem tarihsel temelleriyle hem de güncel görünümleriyle ele aldığı yazılarına bakılmasını öneriyoruz.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 66, Eylül 2010