Tarih düz bir çizgide değil iniş çıkışlarla, sıçramalar ve geri savrulmalarla ilerliyor. Takvim yaprakları birbiri ardına geride kalırken, yaşamın sonu gelmez dinamizmi içinde yeni mayalanmalar oluyor, birbirinden çok farklı toplumsal dönemler açılıp kapanıyor. Geleceği mayalamak isteyenler için geçmiş, sayısız ders ve deneyim içeriyor. Dünyaya tarihsel materyalizmin ışığında bakanlar, bu nedenle bugünü anlamak ve geleceği mayalamak için geçmişin derslerini süzüyor, bu derslerin unutulup gitmesini engelliyor, yeni kuşaklara aktarılması için emek veriyor.
Kapitalizmin ortaya çıkışıyla birlikte burjuvazi ve işçi sınıfı arasında keskin bir mücadele başladı. Batı Avrupa, kapitalizmin ilk ortaya çıktığı ve gelişimini tamamladığı coğrafyaydı. 1830’lu yıllardan itibaren Avrupa kentlerinde ve ardından ABD ve Avustralya’da görkemli mücadeleler yaşandı, köklü sınıf örgütleri ortaya çıktı. Durgunluklar, gerilemeler, savrulmalar olsa da aktarma kayışları tamamen kopmadı, birbiri ardına gelen işçi kuşaklarının deneyimleri hepten hafızalardan silinmedi. İşçilerin sınıf kimliği belirginleşti.
Kapitalistleşme sürecinin 150 yıllık farkla çok daha geç tarihlerde yaşandığı bu topraklarda ise işçi sınıfının mücadelesi de geç tarihlerde, 1960’lı yılların ortasından itibaren yükselmeye başladı. Bu yükseliş nedensiz ya da rastlantısal değildi. Uzun yıllara yayılan bir birikimin sonucuydu. İttihat-Terakki döneminden itibaren, ama asıl olarak Cumhuriyetin kurulmasının ardından egemenler, devlet eliyle bir burjuva sınıf yaratmak üzere harekete geçtiler. İşçiler uzun yıllar bir iş kanunu ve sendikalar kanunu olmadan, en ağır şartlarda çalıştırıldı. İşçilerin yoğun biçimde sömürülmesiyle sermaye birikimi elde edildi. 1950’ler ve 60’lar boyunca sanayi hızla gelişiyor, nüfus kentlerde toplanıyor, işçi sınıfı büyüyordu.
1960’larda Avrupa’da ve ileri kapitalist ülkelerde işçi hareketinde yükseliş yaşanıyor ve bu durum Türkiye’yi de etkiliyordu. Kemal Türkler’in başında olduğu Maden-İş’in varlığı, 1967’de DİSK’in kurulması hem bu yükselişin bir sonucuydu hem de ona itilim veriyordu. Türkiye işçi sınıfı bu sayede önemli mücadele deneyimleri ortaya koymaya başladı. Grevler, fabrika işgalleri, mitingler ibrenin yükseldiğini gösteriyordu. Şüphesiz 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi, bu mücadeleler içinde önemli bir yer tutuyor ve Türkiye işçi sınıfı tarihinde henüz aşılamamış bir zirve olmayı sürdürüyor.
O dönemde Kemal Türkler’in önderliğindeki Maden-İş mücadeleci sınıf sendikacılığı anlayışıyla hareket ediyordu. Maden-İş’in ve Türk-İş içindeki muhalif sendikaların kurduğu DİSK, Türk-İş’in uzlaşmacı, işbirlikçi anlayışına karşı açılmış bir bayraktı adeta. “DİSK’in, partilerüstü sendikacılık anlayışına karşı sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışını savunması, işçi hareketinin ücret sendikacılığının ötesine geçerek militan bir karaktere bürünmesine yol açmıştı. Bir öncü işçi kuşağı bu militan mücadelenin okulunda hızla gelişerek şekillendi. Bu öncü işçi kuşağı, işyerlerinde taban örgütlerine dayanan DİSK’i yalnızca söylemde değil, pratikte de bir mücadele örgütü haline dönüştürdü. İşçiler kendi taban-işyeri örgütlerine ve dolayısıyla DİSK’e sonuna kadar sahip çıkma bilincine ulaşmışlar ve sendikal mücadelenin aktif ve inisiyatif sahibi bilinçli kitlesi haline gelmişlerdi. DİSK, kendisine bağlı işyerlerinin hemen hepsini son derece militan mücadelelerle elde etmişti. Fabrika işgalleri, direnişler, boykotlar, hak grevleri, mitingler, yürüyüşler ve tüm bunların kaçınılmaz sonucu olarak devletin kolluk kuvvetleriyle hiç bitmeyen karşı karşıya gelişler içinde «hak verilmez alınır» bilinci gelişip olgunlaştı. Siyasete ve siyasal mücadeleye açık bir işçi hareketinin yükselişine bağlı olarak ve dönemin göreli demokratik özgürlük ortamından yararlanarak gelişmeye başlayan sol hareket de, tüm politik yanlışlarına ve zaaflarına rağmen yine de yükselen işçi hareketinin gittikçe siyasallaşmasını sağlayan bir faktör olarak şekillendi.”[*] Yani Kemal Türkler’in önderliğindeki DİSK, işçileri kendi çıkarları ve talepleri temelinde örgütlüyor, mücadeleye çekiyor, işçi sınıfının mücadele yöntemlerini hayata geçiriyordu. İşçiler, Maden-İş’e ve DİSK’e güveniyor, sahip çıkıyordu.
Sermaye sınıfı, dönemin Adalet Partisi hükümeti, işbirlikçi Türk-İş yönetimi bu durumdan derin bir rahatsızlık ve korku duyuyordu. 1970’e gelindiğinde egemenler işçi sınıfının mücadelesini bastırmak, DİSK’i işlevsizleştirmek için bir yasa hazırladılar. Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk’ün ifadesiyle amaç, “DİSK’in çanına ot tıkamak”tı. Ama 15-16 Haziran’da esen mücadele rüzgârı ortada ne çan ne de ot bırakacaktı.
DİSK 14 Haziran akşamı yasaya karşı direnme kararı aldı. Temsilciler fabrikalarına giderek durumu işçilere anlatıyor, nasıl bir eylem yapacaklarını belirliyorlardı. Kimi fabrikalar sokağa çıkarak yürüyüşe geçme, kimi fabrikalarsa üretimi durdurarak fabrikayı işgal eyleminde karar kıldı. İşçiler, işyerlerinde, sendikalarında, evlerinde, mahallelerinde, kahvehanelerde, grev çadırlarında yasayı geri çektirmek, DİSK’e sahip çıkmak için neler yapılabileceğini tartışıyorlardı. Zihinleri açılan, öfkeleri büyüyen, sermaye sınıfına haddini bildirmek isteğiyle dolan işçiler 15 Haziran sabahı şalterleri kapattılar, fabrikalarından çıktılar, yollara döküldüler, başka fabrikalardan işçi kardeşlerini aralarına aldılar ve sel olup kent meydanlarına doğru akmaya başladılar. 16 Haziran sabahı daha da çoğaldılar. Barikatlar, kurşunlar, askerler, polisler, tanklar, tehditler işçileri durduramayınca patronlar apar topar İstanbul’dan kaçtılar. Burjuvazi bir hamle yapmış, işçi sınıfı bu hamlenin anlamını kavramış, örgütüne güvenerek meydanlara dökülmüş ve 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişiyle sözünü söylemişti: DİSK’i patronlara ezdirmeyeceğiz! Burjuvaziyi yasayı geri çekmeye mecbur bırakan bu direniş, işçi sınıfının mücadelesi açısından sadece bir zafer, aşılamamış bir eşik değildir. Sınıf mücadeleci bir sendikal anlayışın işçi sınıfının geniş kitleleri için nasıl da bir çekim merkezi haline gelebileceğini gösteren, işçi sınıfının devrimci öncülerine yol gösteren önemli bir deneyimdir.
İşçilerin elde ettiği moral üstünlük, Maden-İş’in kapılarını sosyalistlere açması, DİSK’e yön vermesi gibi nedenlerle sınıf mücadelesi 15-16 Haziran’ın ardından yükselmeye devam etti. Ama aldığı yenilgi burjuvazinin DİSK’e ve işçi sınıfına yönelik kinini daha da bilemiş, işçi hareketine ağır bir darbe vurma arzusunu kamçılamıştı. İlk vuruş 12 Mart 1971 askeri darbesiyle geldi. Fakat bu vuruş sınıf hareketinde ve sosyalist harekette ancak geçici bir duraksama yaratacak, 1973’ten itibaren mücadele daha büyük bir hızla güç kazanacaktı. Bu durum burjuvazinin korkusunu daha da büyütecekti. Bu yıllarda uğursuz tertipler birbirini izleyecek, sınıf hareketindeki yükseliş ancak 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesiyle durdurulabilecekti. Faşist darbeyle birlikte işçi sınıfı çok gerilere savrulacak, sancıları, karanlığı, ağır sonuçları uzun yıllar yaşanacak bambaşka bir toplumsal dönem açılacaktı.
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişinin üzerinden 56 yıl geçti. Bu 56 yılda Türkiye’de sarsıcı siyasal ve toplumsal gelişmeler yaşandı. 12 Eylül darbesinin ağır etkileri devam ederken 2016’dan itibaren adım adım sivil faşist bir rejim inşa edildi. İşçi sınıfının örgütlenmesinin ve mücadelesinin önüne dikilen engeller iyice pekiştirildi. Sorunlar büyüyüp ağırlaştı, toplum iyice nefessiz bırakıldı. Bugün işçi sınıfının can acıtıcı şekilde dağınık ve örgütsüz olduğu, kapitalist çürümenin, ekonomik yıkımın ağır bedelini ödediği ve alttan alta büyük bir öfkenin mayalandığı bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal arka planı, işçi sınıfının mücadele tarihi, bu topraklarda taban örgütlenmesine dayanan mücadeleci sınıf sendikacılığı anlayışının yeniden yeşertilmesinin ve güçlendirilmesinin önemini gösteriyor. İşçileri talepleri için birleşmeye sevk eden, onlara “hak verilmez alınır” bilincini aşılayan, kendi gücüne ve birliğine güvenmeyi, kendi mücadele yöntemlerini kullanmayı, her şeye kendi sınıfının penceresinden bakmayı öğreten anlayışın…
İçinden geçilen dönem ne kadar zorlu ve sancılı olursa olsun zaman kasvette asılı kalmaz, gün gelir devran döner, rüzgâr eken fırtına biçer. İşçi sınıfının saflarında sabırla çalışanlar, mücadele geleneğini geleceğe aktaran kayışlar bir kaldıraç gibi toplumu bambaşka bir döneme taşır.
[*] Oktay Baran, Aşılması Gereken Bir Zirve: 15-16 Haziran Direnişi, Haziran 2006, https://marksist.net/node/1033
link: 15-16 Haziran’dan Bugüne, Gelenekten Geleceğe, 15 Haziran 2026, http://www.marksist.net/node/8784


