Rejim mahkemelerinin CHP’deki Özgür Özel yönetimine karşı aldığı butlan kararı sonrasında Türkiye siyasi olarak yeni bir sürece girmiş bulunuyor. Bu süreci doğru okumak, gelişmeleri yerli yerine oturtmak, sahnedeki aktörlerin davranışlarının gerçek motiflerini ve oturduğu bağlamları doğru kavramak önem taşıyor.
Rejimin sahipleri ellerinde her ne kadar büyük bir güç devşirmiş olsalar da, sürekli olarak karşılarına çıkan yeni çelişki ve zorluklar nedeniyle kan kaybının önüne geçemiyorlar. Rıza üretemeyen rejimin bu çelişkilerin basıncı karşısında baskıyı, kuralsızlığı, gaspı, yağmayı, talanı arttırmaktan başka seçeneği yok. Rejim 2024 yerel seçimlerinden bu yana zemin kaybettiğinin ve mevcut aktörler sahada kaldığı sürece iktidarı şimdiye kadarki tarzda sandık süsüyle sürdüremeyeceğinin net olarak farkında. Ayağına dolanan çelişkilerden kurtulmak ve varlığını sürdürebilmek için buna engel olarak gördüğü siyasi rakipleri tasfiye planını kararlılıkla yürütüyor.
Butlan darbesi 2024 yerel seçimleri sonrasında rejimin CHP’ye karşı başlatmış olduğu ezme ve hizaya sokma operasyonunun en son ve en büyük halkasını oluşturuyor. Rejim Özel yönetimindeki haliyle CHP’yi bekasına tehdit olarak gördüğü için bu saldırı silsilesini sürdürmektedir ve butlan darbesinin devamının geleceği açıktır.
Kılıçdaroğlu’nun rolünü anlamamak
Butlan kararı sonrasında, Kılıçdaroğlu’na dönük genel bir öfke ve eleştiri var. Ancak bu tepkilerde Kılıçdaroğlu’nun rolünün tam olarak anlaşılmadığını düşündüren önemli noktalar olduğu görülüyor. Onun iktidarla işbirliği yaptığına dair doğru bir kanı artan ölçüde güç kazansa da, birçok yorumda onun bu işleri “koltuk hırsıyla” yaptığı, gözünü hırs bürüdüğü, 2023’teki kurultayda yenilmeyi bir türlü “hazmedemediği” ve “öç almaya çalıştığı” söyleniyor. Kimisi de onu ikna etmeye çalışırcasına, onun başında olduğu bir CHP’nin AKP karşısında başarılı olamayacağını, kimsenin onu sevmediğini ve istemediğini, 80 yaşına merdiven dayadığını ve sahneyi artık gençlere bırakması gerektiğini, aradığı desteği bulamadığını/bulamayacağını vb. anlatmaya çalışıyor.
Bu yorum ve düşünceler Türkiye’de burjuva siyasetinin genel dinamiklerinin yeterince kavranmadığını ortaya koymakta ve en iyi durumda iflah olmaz bir naifliği yansıtmaktadır. Kılıçdaroğlu ne koltuk hırsıyla, ne günün birinde Erdoğan’ı alt edip iktidar olma umuduyla, ne de Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu ekibinden intikam alma dürtüsüyle hareket etmektedir. Her ne kadar sürecin hızlı ve paldır küldür gidişatı onun rolünü daha net hale getirmekteyse de bu rolün yeterince tutarlı ve derinlikli biçimde kavrandığı söylenemez.
Bugün net bir şekilde açığa çıkmıştır ki, Kılıçdaroğlu gerçekte Erdoğan liderliğindeki devletin emrinde misyon yürüten bir görevli olarak hareket etmektedir. Kutsal burjuva devletine derinden bağlı olan devşirme Kılıçdaroğlu’na o devlet tarafından görev verilmiştir ve o da buna ikna olarak bu görevi yürütmektedir. Gerçekte kişisel bir ikbal beklentisi içinde hareket etmekten ziyade, tüm tepkileri sineye çekmeyi göze alarak, ömrünün son deminde kendini devletinin bekası için “feda” ettiğini söylemek daha gerçekçi olacaktır. Onun durumu da Bahçeli’ninkinden pek farklı değildir. Tüm öfkeyi ve lanetlenmeyi göze alarak Kürt sorununda onyıllardır tutturulan söylemin zıddına bir söyleme geçen ve hamleler yapan Bahçeli de olağan siyasetin ölçüleri açısından bakıldığında “fedakârlıkta” bulunmaktadır. Onun için MHP’nin oy kaybetmesi ya da seçim mekanizmalarıyla iktidara gelmesi gibi bir mesele yoktur. O devletinin âli çıkarlarının emrettiği görevleri yerine getirmektedir.
Nitekim Kılıçdaroğlu’nun 40 yıllık yol arkadaşı Bülent Kuşoğlu dikkat çeken röportajında sürecin “devlet aklı” tarafından planlanıp yürütüldüğünü alenen söylemekten çekinmemiştir. Sonrasında Kılıçdaroğlu da oynadığı rolün niteliğine ve bunun bilincine dair ipuçlarını vermiştir. Partiye yaptığı ilk konuşmada “devlet aklı”na vurgu yapması temel niteliktedir: “Bugün burada Cumhuriyet Halk Partisinin tarihsel namusunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik güvenliğini, millet iradesinin onurunu ve devlet aklının geleceğini konuşmak için bulunuyorum.” Görevin devletle alakalı olduğunu ve devletten geldiğini net şekilde ima eden Kılıçdaroğlu bir başka konuşmada da derdinin siyasi mücadele etmek, bu yolda başarı elde etmek ya da kişisel hırslar olmadığını açıkça dile getirdi: “Benim koltuk derdim yok. Ben bir köşeye çekilip huzur içinde de yaşayabilirim ama tarihin yüklediği bir sorumluluk var.” Tüm bu sözler birleştirildiğinde kendisine devlet görevi verildiğini, misyonunun CHP’yi güncel devlet politikalarına hizalamak olduğunu görmek zor değildir. Devletin çıkarları ve bekası için öne çıkmak bu topraklarda fazlasıyla övülen ve hatta sözde sol içinde bile yankı bulabilen bir tutumdur. Kılıçdaroğlu gibilerin tutumlarına dair yaptığımız bu saptama devletçi kafadakilerin gözünde bir eleştiri değil iltifat iken, bizim açımızdan onun emekçi düşmanı sınıf karakterinin altını çizmek anlamına geliyor.
Kılıçdaroğlu hadisesi, gerçekte, Türkiye’de yakın zamanda da birçok örneği görülen temel bir siyaset gerçeğini ortaya sermektedir. Bu topraklarda kurulu siyaset düzeneği çok büyük oranda devlet ekseninde dönmektedir. Gerçek şu ki, Türkiye’de devletin hemen her alana çeşitli kanallardan sızan bir yapılanması bulunmakta, sivil alanda görünen birçok siyasi aktör gerçekte misyonlu devlet elemanı olarak ya da devlet dokunuşu altında siyaset yürüten görevliler olarak hareket etmektedir. Eskiye gitmeye gerek yok, sadece son birkaç yılda açığa çıkan Metin Feyzioğlu, Mehmet Ali Çelebi, Muharrem İnce, Sinan Oğan, Meral Akşener gibi örnekleri hatırlamak önemlidir. Liste uzundur. Yine unutmamak gerekir ki bundan da uzun bir liste aynı siyasi misyonları medya alanında yürütenler için söz konusudur.
Rejimin rotası
Kılıçdaroğlu’nun hareket tarzını ve rolünü iyi anlayabilmek için Türkiye’de kurulmuş yeni rejimi ve bu rejimin temel politik doğrultularını kavramak önem taşıyor.
Bu faşist rejim 2016 Temmuzunda kurulurken her ne kadar Erdoğancı sermaye fraksiyonunun iktidarda kalma refleksi dolaysız bir rol oynadıysa da, ne o zaman ne de sonrasında rejimin sebebi hikmeti bundan ibaret olmadı. Kürt sorununda burjuva cephede tam bir birliğin sağlanması, devletin derinlerine kadar sızmış Gülenci yapılanmanın mutlak tasfiyesi gibi amaçlar hayati önem taşıyordu. Bu çerçevede, iktidardaki AKP ve Erdoğan’a karşı o zamana kadar keskin bir muhalefet yürüten Bahçeli MHP’si 180 derece dönüşle yeni rejimin temel direklerinden biri haline gelirken, Ergenekon gibi davalarda yargılanan üst düzey birçok ulusalcı Kemalist devlet adamı ve siyasetçi de serbest bırakılarak yeni rejim koalisyonunun bileşeni haline getirildiler. Doğu Perinçek ve ekranlarda iktidarın izlediği jeopolitik ve askeri politikaların propagandasını/popülerleştirilmesini yapan emekli komutanlardan bu kesimi teşhis etmek mümkündür.
Yeni kurulan faşist rejim, dramatik değişiklikler geçiren dünya koşulları içinde Türkiye için gitgide netleşen bir siyaset çerçevesi çizmiş bulunuyor. Bu çerçevenin devletin içindeki farklı eğilimlerin tutumlarını yüzde yüz yansıttığı söylenemezse de şu an için oldukça geniş bir mutabakatın sağlandığı söylenebilir. İçeride baskıcı bir faşist rejim, geniş Ortadoğu’da (Orta Asya’dan Kafkaslar’a, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, doğu Akdeniz coğrafyasından doğu Afrika’ya kadar) yayılmacı militarist politikalar, Kürt hareketinin devletin bekası açısından tehdit olmaktan çıkarılması,Gülencilerin mutlak tasfiyesi gibi bilinen belli başlıklarda temel bir mutabakat olduğu açıkça görülebilmektedir. İçeride seküler yaşamın dinsel bazı zorlamalarla sınırlanması ve emperyalist savaş konjonktüründe ABD ve Avrupa eksenlerine ya da Avrasya eksenine ne ölçüde yaklaşılacağı ya da angaje olunacağı konularında ise tam bir mutabakat olmadığı söylenebilir.
İşte Kılıçdaroğlu devletin hâkim fraksiyonunun giderek netleştirdiği ve geniş bir mutabakat haline getirdiği bu yeni çerçeveye ikna olmuş sivil görünümlü bir devlet görevlisi olarak yeniden sahneye çıkmıştır. Geçmişte “ne işi var Türkiye’nin Suriye’de” ya da “ne işi var Türkiye’nin Libya’da” diyen Kılıçdaroğlu şimdi hararetli tartışmalara konu olan konuşmasında şunları söylemektedir:
“Osmanlı’nın topraklarına bakın. O coğrafyada yaşayan insanlara bakın. Türkiye o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada yeniden ama yeniden kendi kişiliğini korumak ve geliştirmek zorundadır. Biz dünyanın önemli, sayılı ülkelerinden birisi olmak zorundayız. Küçülerek değil, büyüyerek gitmek zorundayız. Türk cumhuriyetlerinde de Türkiye olmalı. Osmanlı coğrafyasında da Türkiye olmalı. Akdeniz coğrafyasında da Türkiye olmalı. Bunun mücadelesini vermek zorundayız. Ne demiştim, CHP devlete istikamet çizen bir partidir, bunları dillendirmek zorundadır CHP.”
Rejim, Hamas’ın 2023 sonlarında İsrail’e yaptığı saldırıdan sonra emperyalist dünya savaşında başlayan yeni evre karşısında kendi politikalarını yeni bir somutluğa kavuşturmuş ve bu doğrultuda en çarpıcısı İmralı süreci olan gelişmeleri başlatmıştır. Hamas saldırısından bir yıl sonra Trump’ın ABD’nin başkanlık seçimini ikinci kez kazanması ve aynı günlerde Suriye’de Esad’ın devrilmesiyle bu değişiklikler daha da netleştirilerek yeni politik hat tahkim edilmiştir. Şüphesiz Suriye’deki gelişmeler Ukrayna’da Putin Rusya’sının makasa alınmasıyla bağlantılıydı ve belli pazarlıklar sonucu Rusya’nın Esad’ın arkasındaki desteği çektiği açıktır. Rusya’nın bu şekilde bölgedeki nüfuzunun ciddi ölçüde kırılmasıyla oluşan yeni durum Erdoğan liderliğindeki rejim açısından söz konusu değişiklikleri “zorunlu” kılmıştır denilebilir.
Kılıçdaroğlu’nun dillendirdiği yeni Osmanlıcı “vizyon”un aynı zamanda ABD’nin bölge valisi gibi hareket eden temsilcisi Tom Barrack’ın çizdiği çerçeveyle örtüşmesi tesadüf değildir. Barrack hatırlanacağı gibi bölgede demokrasiye ihtiyaç olmadığını, “müşfik monarşilerin” bölgenin sosyal dokusuna daha uygun yönetim biçimleri olduğunu, Osmanlı modelinin aslında geçerli bir model olduğunu, yeniden dizayn edilmekte olan bölgede Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan’ın temel direkler olarak rol oynayacağını söylemişti. Çektiği tepkilere rağmen Barrack bu “vizyonu” tekrar tekrar dile getirmekten vazgeçmedi.
Yeni dizayn
Temelde emperyalist dünya savaşı ve bu jeopolitik süreçlerle bağlantılı olarak içeride de siyasetin yeniden kurulması gerekiyordu. Bu çerçevede rejim, başta Erdoğan’ın ağzından, “iç cephenin tahkim edilmesi” gerektiği söylemini sürekli olarak öne çıkardı. Bu telkinin iki temel amacı vardı. Rejim geleneksel faşist çizginin temsilcisi olan MHP ve ulusalcı Kemalist çizginin temsilcisi olan Vatan Partisi ile emekli generaller ve medyacılar dizisinin desteğinin yanına Kürt hareketini ve CHP’yi de ekleme gereği duyuyordu. Buna ek olarak şunu da belirtmek gerekir ki, rejimin tüm hilelere, manipülasyonlara, medya hâkimiyetine rağmen artık rıza üretemediğinin sayısız göstergesi ortaya çıkmaktaydı ve 2024’teki son yerel seçimler de bunun çarpıcı biçimde tescili olmuştu. Yeni liderliğiyle CHP bir istim yakalamaktaydı.
İşte Kürt hareketini denetim altına alma amaçlı İmralı süreci de Özel yönetimindeki CHP’nin tasfiyesi ya da hizaya sokulması süreci de bu çerçevede neredeyse aynı günlerde ve birbiriyle bağlantılı olarak başlatılmıştır.
Kılıçdaroğlu’nun bu göreve talip olduğunun belirtileri son bir yılı aşkın süredir mevcuttu aslında. 2023’teki 38. parti kurultayında aldığı yenilgiden sonra kenara çekilerek sessizliğe bürünmüş görünen Kılıçdaroğlu, internet gazetesi T24’e 2024’ten 2026’ya yayılan ve seyrek aralıklarla yayımlanan 10 kadar makale yazdı. Bu makalelerin ağırlıklı ortak konusu dünyada yeni bir düzenin kurulmakta olduğu ve Türkiye’nin burada nasıl konumlanması gerektiği sorunu idi. Genel olarak Türkiye’nin coğrafi bir avantaja sahip olduğunu vurgulayan Kılıçdaroğlu, bu yazılardan birinde baklayı ağzından çıkararak, “yeni bir dünya düzeninin ayak sesleri duyuluyor. Türkiye’nin atması gereken ilk adım iç cephesini sağlamlaştırmak” demektedir. İç cephesini sağlamlaştıran Türkiye, hazırlıklı olmalı ve fırsatları değerlendirmeli, bölgenin kaynakları ve ticaret-enerji yolları üzerinde etkili olabilmelidir!
Rejimin belli başlı tüm bileşenlerinin Kılıçdaroğlu’na destek verdiği, onu pazarlamaya çalıştığı açıkça görülüyor. Geçmişte onun hakkında demediklerini bırakmayanlar şimdi onu allı pullu gelin misali el üstünde tutuyorlar. İktidar medyasının belli kolları neredeyse tümüyle bu CHP/Kılıçdaroğlu operasyonun başarılı olması için misyonlu olarak canla başla çalışmaktadır. AKP medyasının yanı sıra MHP ve Perinçek çizgisini yansıtan medya mecraları da aynı doğrultuda propaganda yapmakta, Özel lanetlenmekte, Kılıçdaroğlu pohpohlanmaktadır. Perinçek yaptığı birçok değerlendirmede CHP’nin milli olmadığını vs. vurgularken, nihayet Kılıçdaroğlu’nun CHP’de gereken işleri yapacağını güvenle ve övgüyle dillendirmektedir.
Bu yılın Şubat ayında Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına getirileceğini haber veren Doğu Perinçek, “AK Parti, MHP, Kılıçdaroğlu CHP’si ve Vatan Partisi önümüzdeki birkaç yıl içinde göreceksiniz ortak hükümeti kuracak” demişti. Aynı Perinçek’in Kürt sorunu cephesindeki tutum değiştirme süreci farklı devlet fraksiyonları ve aktörleri arasındaki ilişkilerin ipuçlarını vermesi açısından da çarpıcıdır. Perinçek, Devlet Bahçeli ilk olarak Ekim 2024’te Kürt sorunuyla ilgili o şaşırtıcı çıkışını yaptığında onu “pervasızlık, cüretkârlık ve sınır tanımazlık”la suçlamış, iktidara karşı bir devirme operasyonu yapılıp yapılmadığını sorgulamıştı. Ama bunun üzerinden çok zaman geçmeden bu tutumunu 180 derece değiştirip yeni “çözüm sürecinin” en hararetli ve açık sözlü savunucusu pozisyonuna geçmiş, diğer şeylerin yanı sıra, Öcalan’ın bir an önce hapisten çıkarılması gerektiğini savunmaya başlamıştır. Bu değişim süreci devlet aktörleri arasında her zaman eşgüdümlü ve uyumlu olmayan bir tartışma/uzlaşma sürecinin yaşandığını göstermesi bakımından önemlidir.
Rejim cephesinde yeni dizayn konusunda fikir jimnastiği yapıldığını gösteren ve geçtiğimiz yıl yapılan bir beyanatı da hatırlamakta yarar var. Bahçeli’nin geçen yıl bahar aylarında milletvekilleriyle yaptığı bir toplantıda, “biri Alevi diğeri Kürt olmak üzere cumhurbaşkanının iki yardımcısı olması gerektiğini” söylediği medyaya yansımıştı. Kim bilir belki de Kılıçdaroğlu, Bahçeli’nin çizdiği plan çerçevesinde başkan babanın Alevi yardımcısı olmak üzere tasarlanmıştır.
Çalkantılı sularda ilerlemeye çalışan bir rejim
Rejim yeni rotasını Trump’ın iktidara geleceği ve Suriye’de yeni bir atakla Esad rejiminin devrileceğini öngörmek suretiyle tayin edip buna göre ayrıntılı hesaplar yapmış ve buna uygun bazı inisiyatifler alarak adımlar atmıştı. Rejim içinde farklı kanatlar arasında eğilim farkları olsa da genel doğrultuda anlaşmazlık olmadığı ya da olduğu kadarıyla anlaşmazlıkların süreç içinde şu ya da bu ölçüde giderildiği söylenebilir. Ancak bu geminin öngörülmesi zor çalkantılı sularda yol almaya çalıştığını hatırlatmak gerekiyor. Gemi şimdiye kadar batmadan su üstünde kalabildiyse de hasar aldığı ve bütünlüğünü koruyarak yol almakta zorlandığı açıktır. Rejimin çelişkileri büyümektedir. Bunlar rejim bileşenlerini yeni durumlar karşısında hep yeniden hesap yapmaya ve olası farklı tutumlara itebilmektedir. Dolayısıyla belirli bir aşamada geçerli olan uyum, sonrasında berhava olabilir.
Diğer taraftan çalkantılı sular derken bu benzetmenin en önemli unsurunun çalkantılı dış koşullar olduğunu vurgulamak gerekiyor. Rejim Trump’ın iktidara gelişine yatırım yapmış ve bununla ömrünü uzatmıştı. Trump’ın Erdoğan ve rejimden memnun olduğu, Suriye başta olmak üzere birçok konuda uyumlu hareket edildiği açıktır. Yukarıda vurguladığımız üzere özellikle Tom Barrack’ta temsil olunan eğilimler rejimin hâkim kesimlerinin hareketine de yön vermektedir. İsrail konusu bazı bakımlardan anlaşmazlık içerse de şu ana kadar uyumlu bir gidişat tutturulabilmiştir.
Ancak kapitalizmin tarihsel krizinin hüküm sürdüğü ve bunun parçası olarak yeni bir emperyalist paylaşım savaşının yürümekte olduğu koşullarda ABD emperyalizmi de istikrar içinde değildir. ABD’de bir yandan sınıf ayrımları derinleşmekte ve işçi sınıfının tepkisi yükselmekteyken, diğer yanda egemen sınıf içi gerilimler de artmaktadır. Trump’ın akıbeti meçhuldür. Bu durum Türkiye’deki rejim açısından da beraberinde önemli belirsizlikleri getirmektedir. O nedenle rejimin hâkim unsurları özellikle yabancı sermaye için içeride kendileri dışında bir siyasi seçenek ya da güç bırakmama telaşı içindedir. Böylece “iç cephe” söylemi somutta CHP’nin felç edilmesi anlamına gelen kapsamlı bir saha temizliği operasyonu ile vücut bulmakta, rejim elini çabuk tutmaya çalışmaktadır.
İçeride ekonomik koşulların emekçi kitleler için yarattığı ağır yıkım rejimin rıza üretme şansını büyük oranda ortadan kaldırmıştır. Rejim bu temel nokta dahil olmak üzere çeşitli bakımlardan kan kaybetmiştir. Bu nedenle hiçbir hukuk, kural, kaide, teamül tanımaksızın hoyratça saldırmaktadır. Diğer taraftan rejim de bilmektedir ki çalkantılı bir dünyada, dış faktörlerin hayli etkili olduğu da hesaba katıldığında, ne kadar büyük ve ayrıntılı planlar yapsa da bunların tıkır tıkır işleyeceğinin, rejimin bekasını sağlama alındığının bir garantisi yoktur. Bu da onun saldırganlığını besleyen bir etmendir. Yine de burada bir uyarı yapmamız gerekiyor. Rejimin çelişkileri ve kan kaybı, “dişimizi biraz daha sıkalım, bu günler geçecek” haleti ruhiyesi içinde, düzen içi aktörlere bel bağlanarak aşılabilecek bir güçsüzlük durumu değildir. İşçi sınıfı açısından tüm bunların, rejimin sallanmakta ve kendiliğinden gidici olduğu şeklinde anlaşılması vahim bir yanılgı olur. O nedenle çelişkiler içindeki rejime karşı işçi sınıfı açısından odaklanılacak nokta, umutlarını düzen içi aktörlere bağlamak değil kendi bağımsız örgütlü mücadelesini ilerletmektir.
link: Levent Toprak, CHP’ye Butlan Darbesi ve Kılıçdaroğlu’nun Gerçek Saikleri, 22 Haziran 2026, http://www.marksist.net/node/8788


