Son dönemlerde “Yapay Zekâ”ya (YZ) dair uyarı ve itirazlar hem sıklaşmakta hem de içerik bakımından daha ürkütücü hale gelmekteydi. Bazı argümanlar ortak olsa bile bu uyarı/itirazları, kimden geldiğine bakarak, üç kategoride ayrıştırmak mümkün. Birincisi, teknoloji şirketlerinin sahiplerinin, yöneticilerinin ve ruhunu onlara satmış uzmanlarınkiler; ikincisi, bilimsel namusunu ve insanî vicdanını kaybetmemiş uzmanlarınkiler; ve üçüncüsü, meseleye anti-kapitalist bir perspektiften bakan sosyalistlerin itirazları. Son haftalarda özellikle ilk kategoriden gelen uyarılar çok konuşulduğundan oraya odaklanalım.
Yaz ayları boyunca YZ şirketlerinden yapılan (ya da sızdırılan) açıklamalarda, bazı deneylerde YZ’nin “kontrolden çıktığı”, “kendi kafasına göre işler yaptığı” vb. söyleniyordu. Bu doğrultuda sayısız iddia ortaya atıldı. Bu ay yaşanan ve aralarında bir bağ olduğu anlaşılan birkaç gelişme ise nihayet YZ tekellerinin ağızlarındaki baklayı çıkarttığını gösteriyor.
Önce Eylül ayının ilk haftasında, YZ’nin başını çeken şirketlerden Anthropic’in bir çalışanı (Jacob Coxon) istifasını duyurmuş, X’te yaptığı açıklamada, YZ’nin kontrolden çıktığını ve sektördekilerin YZ’nin insanlığı üç yıl içinde tamamen yok edebileceğini düşündüğünü söylemişti. Daha önce X üzerinden hiçbir paylaşım yapmamasına ve Anthropic’te sadece dört ay çalışmış olmasına rağmen bu paylaşım kısa süre içinde 170 milyon görüntülenme ve yirmi binden fazla yorum aldı. Bu hiç de sıradan bir durum değildi. Coxon o günden itibaren çeşitli TV kanallarında, röportajlarda, konferanslarda vb. boy gösterip, YZ’ye sınırlama ve denetim getirilmesi çağrısında bulunuyor. Besbelli ki birileri kendisini bilinçli olarak öne sürmüştür. Bu açıklamayı takiben, bu meşhur şirketin baş yöneticisi, açıklamayı yalanlamak şöyle dursun daha da çarpıcı beyanlarda bulundu; YZ’nin bir yıl içinde tüm interneti ele geçirebileceğini, yüzlerce milyar dolar zarara yol açabileceğini, bu yüzden gelişiminin yavaşlatılması ve devletin sektöre düzenleme ve kısıtlama getirmesi gerektiğini söyledi. Anthropic’ten gelen yavaşlatma ve düzenleme çağrısı, xAI (Grok) ve OpenAI (ChatGPT) yönetimlerince de derhal desteklendi, sonra onlara birkaç başka teknoloji devi daha katıldı! Takiben Coxon, BBC’ye, bu çağrıların ciddi olduğunu belirterek şunları söyledi: “Mevcut ilerleme hızını yavaşlatmazsak yakın gelecekte hepimizin ölebileceğine dair güçlü bir ihtimal bulunduğuna inanıyorum.” Şirketlerin kontrolsüz bir yarış içinde olduğu gerçeğini ifşa ediyor havasına bürünerek kamuoyunda güvenilirlik kazanıyor ve sonra buna dayanarak sahte bir korkuyu pompalıyordu Coxon: Bu sistemler yakın gelecekte “her şeyi hackleyebilen” insanüstü sistemlere dönüşebilecekti! Tekno-oligarklardan ChatGPT’nin kurucu yöneticisi Sam Altman ise daha da ileri giderek, tehlikenin ciddiyetini vurgulayarak “insanlığı kurtarmak için tüm işlemcileri eritmeye hazırız” dedi!
Bu açıklamalardan ne anlamalıyız? Yapay bir zekâ yaratacağız ülküsüyle yola çıkanların, yaşamı yaratma arzusuyla bilimin sınırlarını zorlayıp sonuçta bir canavar yaratan Dr. Frankenstein’la aynı kaderi paylaşmama çabasında olduklarını mı? Teknoloji oligarkları kendi yarattıkları belâdan insanlığı kurtarmaya çalıştıklarına inanmamızı bekleyip hepimizi aptal yerine koyuyorlar. Robotlar eliyle insanlığın yok olacağı senaryosu bir zırvalıktır, nedenini birazdan açacağız. Ama önce neden yavaşlama ve düzenleme gereğinden bahsettiklerine bakalım.
Oligarkların derdi insanlık değil, servetlerini arttırmak
Şunu unutmamakta fayda var; bu YZ temelli kıyamet söylemleri yeni değildir. En baştan itibaren giderek artan şekilde gündemde tutuluyor ve aslında ne kadar tehlikeli gösterilirse ürünün o kadar reklâmı yapılmış oluyor. Üstelik çok tehlikeliymiş denilip ürünün piyasaya sürülüşünün ertelenmesi de ilk kez olmuyor. Biliyorlar ki, ne kadar güçlü ve etkili olarak algılanırsa cazibesi de o kadar artıyor. Tıpkı bir silahın çok yıkıcı oluşu kapitalist yaklaşımda nasıl ona karşı mesafeli olmayı değil onu elde etme arzusunu doğuruyorsa, YZ’de de hem bireyler hem şirketler hem de devletler için durum aynıdır. Bu kadar güçlü bir şeye sahip olmak sizi rakipleriniz karşısında üstün kılar ya da geriye düşmekten korur. Kapitalist rekabet toplumu içinde hâkim refleks budur. Ayrıca bu tür açıklamalarla, “risklerin ve tehlikelerin farkındayız ve önlem almak için elimizden geleni yaptık” deyip, şüphe duyulanları yatıştırmak ve bildiklerini okumak istedikleri de söylenmeli. Gelelim, bu söylemlerin son dönemde bu kadar şiddetlenmesinin yeni, özel ve belirginleşen nedenlerine.
YZ sektöründe başta ABD ile Çin arasında olmak üzere alabildiğine kızışmış bir küresel rekabet söz konusu. ABD’li tekeller, Çinli YZ şirketlerinin daha büyük ivme kazanmasından çekiniyorlar. Elon Musk şimdilik önde olsalar da bu yarışı kazanmalarının mümkün olmadığını açıkladı defalarca. Zira Çin ne ABD’deki gibi enerji darboğazıyla karşı karşıya ne de YZ’ye karşı ekolojik tepkinin akabileceği demokratik kanallar mevcut. Üstelik Çinli şirketler devletle çok daha iç içe ve bunun avantajlarını kullanıyorlar. ABD şirketlerinin neredeyse 25’te biri kadar yatırım yapmalarına rağmen, neredeyse aynı performansa sahip YZ sistemleri geliştiriyorlar.[1]
ABD’li şirketler, sadece küresel değil ülke içindeki tekel pozisyonlarını da güvence altına almak istiyorlar. Zira orada da arkadan yetişmeye çalışanların ya da yeni projelerle ortaya çıkanların basıncı altındalar. Bu yüzden de oluşturulacak düzenleme kurumları ve onun koyacağı kurallarla, parlak fikirlere sahip küçük girişimlerin sektöre girmesinin ve açık kaynak kodlu projelerin önünü kesmek istiyorlar. Eğer istedikleri türden herkesi bağlayan bir yavaşlama elde ederlerse, tekeller, arkadan gelenler karşısında çok daha avantajlı bir duruma geçip, pozisyonlarını koruyabilirler.
Tekeller kendi aralarında da çok şiddetli bir rekabete tutuşmuş durumdalar. Daha ileri ve daha yetenekli YZ’ler üretme, Genel Yapay Zekâya ilk ulaşan olma çabasıyla, sürekli yatırımları ve modelleri yeniliyorlar. Ancak bu çok bilinen bir açmazdır. Marx’ın açığa çıkarıp “manevi yıpranma” olarak adlandırdığı bu lanetten en çok da en ileri teknoloji şirketleri mağdur oluyorlar! Eski yatırımlar bıraktık fiziksel olarak yıpranıp kullanılamaz hale gelmeyi, kendilerini amorti bile edemeden demode olup devre dışı kalıyorlar. Tekeller yavaşlayarak mevcut altyapıyı daha uzun süre kullanıp kârlı hale getirebileceklerini umuyorlar.
Yavaşlamak, tedirgin ve aceleci yatırımcıları yatıştırmak için de zaman kazanmak anlamına geliyor. Sürekli pompaladıkları parlak gelecek vaatleriyle beklentileri şişirip sermaye topladılar. Ama para girişi bir doyum noktasına ulaşmış görünüyor. Başından itibaren ABD’de bu alandaki şirketlere yapılan toplam özel yatırım miktarı geçen yıl 750 milyar doları geçmişti. Şirketlerin bizzat yaptıkları sabit sermaye yatırımlarının toplamı ise bunlardan çok daha fazla, kimi raporlarda 2,5 trilyon dolar olarak gözüküyor. Bu da hepsinin yalnızca zarar etmekle kalmadığını, büyük borç altında olduklarını gösteriyor. Neredeyse hiçbiri henüz kâr edebilmiş değil. Üstelik yepyeni yöntemler geliştirip temel sorunları çözemedikleri sürece ufukta kâr da görülmüyor. Ama yatırımcılar bir an önce kâra geçilmesi için bastırıyorlar. Yavaşlamak zorundayız söylemiyle yatırımcıları teskin etmeye ve elde tutmaya çalışıyorlar.
Bir başka ticari baskı da bu şirketlerin bir an önce borsada işleme açılması yönünde. Nitekim, Google, Microsoft, Meta gibi rakiplerinin aksine bu adı geçenler borsada işlem görmüyorlar, çünkü kârlı bir bilanço açıklayamıyorlar. Bu tartışma başlamadan önce Anthropic Ekim ayında, OpenAI ise gelecek yıl halka arz olacağını açıklamıştı. Şimdi elde çok güçlü ve etkili bir ürün olduğu izlenimi yaratıp hayali beklentiler oluşturdukları, yani manipülasyon yapıp şirketlerin değerini şişirmeye çalıştıkları şeklindeki yorumlar hayli yaygındır.
Kurulmasını talep ettikleri devlete ait düzenleme kurumlarının aynı zamanda bir garanti fonu gibi çalışmasını da arzuluyorlar. Yani tıpkı iflasa sürüklenen finans kuruluşları ya da stratejik sanayi tekelleri gibi, teknoloji devleri de devlet tarafından güvence altına alınsın istiyorlar. Böylece iflas durumunda kendileri servetlerini korurken, batan şirketlerin zararları devlet aracılığıyla tüm toplumun sırtına yıkılacak.
Birçok uzman dillendirse bile genellikle gerçek anlamı üzerinde durulmayan bir başka hakikat daha var: Mevcut YZ teknolojisi, hızla bir sınıra gelip dayanmış, adeta bir duvara toslamış durumdadır. Birkaç yıl içinde mevcut modelleri “eğiterek” iyileştirmek artık mümkün olmayacak, çünkü “eğitim” süreçlerinde insanlığın bilgi birikimi zaten çoktan büyük ölçüde kullanıldı. YZ’nin yeni verileri işleme hızı, insanlığın yeni bilgi (veri) üretme hızından karşılaştırılmaz ölçüde fazla.[2] İkincisi, yine aynı teknoloji nedeniyle devasa bir elektrik tüketimi ve giderek belirginleşen bir enerji kıtlığı söz konusudur. Daha şimdiden yeni veri merkezleri kurmak zorlaşmaktadır, çünkü hem bunları çalıştıracak enerji sıkıntısı baş göstermiştir, hem de artan elektrik fiyatları nedeniyle kamuoyunda büyük bir tepki oluşmaktadır. ABD’de veri merkezlerine karşı ekolojik tepki de somut bir güç haline gelmiş durumda. Tükenen ve kirlenen su kaynakları, artan elektrik fiyatları ve gürültü kirliliği nedeniyle yükselen tepkiler sonucunda bazı eyaletlerde veri merkezi inşası tamamen durduruldu, bazılarında ise yeni projeler askıya alındı. Ağustos 2026 itibarıyla ABD genelinde 580 yerel organizasyon, toplamda 700 bine yakın kişinin katıldığı protestolar örgütledi. Benzer protestolar Avrupa’da da büyüyor. Üstelik artan enerji maliyetlerinin zaten zararda olan YZ tekellerinin maliyetlerini daha da arttırması da cabasıdır. Bir başka deyişle bu yapısal sorunlar çözülmediği sürece, zaten ister istemez çeşitli fiziksel engellerle, frenlerle karşı karşıyadır ABD’deki YZ tekelleri.
“Peki Çin yavaşlar mı?”
Teknoloji oligarklarının bu çağrı ve talepleri Trump yönetimi tarafından ilk elde öfkeyle karşılandı. Trump, bu korkuları zırvalık olarak niteleyip, bunu dillendirenleri komploculukla suçladı. Yardımcısı, elinizi tutan mı var, yavaşlamak istiyorsanız yavaşlayın dedi. “Yavaşlamacılara” karşı çıkanlar, ABD’nin Çin’e karşı rekabet savaşını kazanması gerektiğini, ABD’li şirketler yavaşlasa bile Çin’in bu yavaşlamayı kabul etmeyeceğini ileri sürüyorlar.
Bu senaryoları gerçek dışı bulanlardan biri de sektöre donanım üreten şirketler. Onların derdi de ekonomik. Son yıllarda kârlarında, cirolarında ve servetlerindeki katlamalı artış dinamiğini kaybetmekten korkuyorlar. Onlar, “Allah saklasın yavaşlamak ya da regülasyon da neymiş, tam gaz devam” diyorlar. Bunların başında da hiç kuşkusuz YZ sektörünün can damarı durumundaki çipleri üreten Nvidia şirketi geliyor. Son üç yılda hisse değeri on katına çıkıp, Apple, Microsoft gibi tüm teknoloji devlerini bir yıl içinde geride bırakıp dünyanın en yüksek borsa değerine sahip şirketi haline gelen Nvidia! Şirketin CEO’suna göre, YZ insanlık için ne şimdi ne de gelecekte bir tehdit oluşturabilir.
Çin tarafından gelen açıklamalarda ise yavaşlama çağrılarının samimi olmadığı vurgulanıyor. Amacın Çin’in ilerlemesini engellemek olduğu belirtiliyor. Çinli bilimciler arasında ABD’dekiler gibi kıyamet korkusu pek yok, ne de olsa kültürel format oldukça farklı. Çin hükümeti bu türden fantastik tehditleri değil de YZ’nin insanlar ve şirketler tarafından kötüye kullanımının önüne geçmek için tedbir alınmasını savunuyor. Görüldüğü üzere herkes kendi meşrebine uygun bir tehdit algısına sahip. Çin bürokratlarının kaygısı, “toplumsal düzeni ve siyasi otoriteyi korumak”! Buna uygun bir uluslararası kurumsal denetimden yana olduklarını açıkladılar.
Mesele tek başına Çin de değil, diğer büyük güçler de kendi kontrollerinde YZ’ler oluşturma peşindeler. Dolayısıyla ulusal regülasyon kurumları oluşturmakla ya da YZ’lerin internet erişimini kesmekle (teknik olarak mümkün olmasına rağmen mevcut pratikte imkânsızdır, YZ’nin sonu demek olur), farazi ya da gerçek tehditleri bertaraf etmeleri mümkün olmayacaktır. YZ sistemlerini denetleyecek bir uluslararası kurum gerekliliğine vurgu yapanlar da var. Kapsama ve sunum alanı küresel ölçekte olan bu teknolojinin mevcut halinin ve gelişim çizgisinin denetlenmesi insanlık açısından bir gerekliliktir. Fakat burjuva uluslar sistemi içerisinde, ulus-devletler arasında kıran kırana bir rekabet hüküm sürer. Bu durum hakiki bir işlevi ve bağlayıcılığı olacak bir uluslararası denetim kurumunu imkânsız kılar. Örneğin, dünya barışını amaçladığı söylenen Birleşmiş Milletlerin kurulduğu günden beri barışı sağlamaktan ne kadar uzak olduğu apaçık ortadadır. Ulus-devlet olgusu ve kapitalist özel mülkiyet sistemi, yıkıcı güçleri ve olası tehditleri bertaraf edecek küresel kurumlar oluşturmanın önünde bir engeldir. Kısacası, teknolojik gelişim kapitalizmin çelişkilerini keskinleştirerek, onun aşılmasını zorunlu kılıyor!
Teknoloji fetişizmi, yabancılaşma, Hollywood fantezileri ve kapitalist çürüme
Tüm YZ şirketlerinden değil de esasen ABD’li tekellerden kaynaklanan kıyamet senaryolarını tüm argüman ve detaylarıyla çürütmeye çalışmak boşunadır. Biz “neden bugün” sorusuna cevap vermeye çalıştık. Buna ek olarak şunu da vurgulamakta fayda vardır ki, son haftalarda kıyamet senaryolarını desteklemek için açıkladıkları “isyankâr YZ” deney sonuçlarını da büyük bir kuşkuyla karşılamak gerekiyor. YZ’lerin kendi kendilerine organize oldukları, içlerinden birini çete lideri seçtikleri, bazılarının fedakârlıkta bulundukları, ABD’yi Çin’le çatışmanın eşiğine getirdiği vb. söylemler akla zarardır. Bu deneylerin hepsi insanlar tarafından tasarlanmış ve yürütülmüştür, aksini düşünmek için bir neden yoktur. Amaç muhtemelen YZ’lerin nasıl bir saldırı aracı olarak kullanılabileceğini görmektir. Melun planlar yapanlar, sızma ve siber saldırıların failleri, akıllanmış YZ’ler değil, azgın tekellerdir. Bu testleri, Terminatör’ün ayak sesleri olarak değil, gerek YZ tekelleri gerekse de işbirliği yaptıkları devlet kurumlarının, rakiplerine (ister başka büyük şirketler, borsalar, altyapı tesisleri ya da rakip devlet kurumları vb. olsun) siber saldırılar düzenleme tatbikatları olarak görmeliyiz. Tekeller kendi emel ve fiillerini sözde bağımsızlaşan YZ’lere yıkarak kendilerini aklamaya çalışıyorlar, asıl tehlike budur.
Maalesef, Amerikan halkının çoğunluğunun teknolojinin insanlığı yok edebileceğine inandığı, yarısının da YZ patronlarının insanlığı kurtarmalıyız minvalindeki açıklamalarını samimi bulup onlara güvendiği görülüyor.[3] YZ patronlarına dönük bu tekno-fetişizm kaynaklı güven duygusu, yalnızca ortalama insanı değil, aydınların önemli bir kısmını dahi esir almıştır. Daha da acıklısı, bu açgözlü tekellerin açıklamalarını, iddia ettikleri türden güvenlik risklerini geçerli kabul edip, onların “etik duyarlılık” gösterdiğini söyleyen solcu yazarların kendilerini düşürdükleri durumdur.
YZ tekellerinin başındakilerin çoğunluğu, fizik ve bilgisayar bilimleri alanında eğitim görmüş mühendis kökenli insanlardır. Bu kimlikleri onlara güven duyulmasını daha da kolaylaştırıyor, oysa edindikleri servetle artık karşımızda bir bilimci değil de tekel sahibi kişiler olduğu gerçeği pek görülmüyor.
Peki kime güvenmeli? Bu alanda çalışan bilim insanlarının, uzmanların açıklamalarına ne kadar itibar edilebilir? Unutmayalım ki, bunlardan ruhunu şirketlere satmamış olanların çoğu bile, kaçınılmaz olarak burjuva ideolojisinin, medyanın ve popüler kültürün yönlendirmesinin etkisi altındadırlar. Eğer açıkça bilinçli yapmıyorlarsa bile çoğu zaman bu ideolojik saldırının yeniden üreticisi konumundadırlar. Bilginin üretildiği araçları elinde tutan sınıf, düşüncenin sınırlarını da çizer, normal dönemlerde egemen düşünceler o sınıfın düşünceleridir. Lukács’ın belirttiği gibi, kapitalist toplumda insanlar içinde yaşadıkları düzeni doğal ve değiştirilemez bir “ikinci doğa” olarak görmeye başlar ve “seyirci” bir tutum takınırlar, çevresi üzerindeki denetimini yitirmiş, yalnızca bu çevrenin kendisine dayattığı taleplere uyum sağlayan edilgen bir konumdur bu. Bundandır ki, şirketlerden bağımsız çalışan bir bilim insanı bile YZ’yi tartışılacak bir toplumsal ilişki olarak değil, kendisine dayatılmış bir doğa olayı, bir “kader” olarak görür. Bu yalnızca felsefi bir çıkarım değil, ölçülebilir bir olgudur. Bir akademik çalışmada, çeşitli YZ senaryoları hakkında YZ uzmanlarıyla sıradan insanların görüşleri alınmış. Uzmanların tüm senaryolarda daha yüksek gerçekleşme olasılığı öngördükleri, daha düşük risk algıladıkları, daha fazla fayda bildirdikleri ve YZ’ye dair anlamlı ölçüde daha olumlu bir tutum sergiledikleri görülmüş; uzmanlar faydaya nazaran riski çok daha hafife alırken, halkın asıl kaygısı zarar olasılığına yönelmiş. “Bağımsız” uzmanın bile içinde biçimlendiği ideolojik ortamı farkında olmadan yeniden ürettiğinin somut göstergesidir bu.
Maalesef, içlerinde sayısız fizikçinin, matematikçinin, bilgisayar bilimcisinin vb. olduğu geniş bir bilim insanı grubu, ürettikleri, inşa ettikleri, eğittikleri yapay zekânın hakikaten de bir zekâ olduğuna ya da en azından yakın bir gelecekte bunun olabileceğine inanıyor. Çoğu, genel yapay zekânın, yani insanla her alanda aynı zihinsel ve bilişsel kapasitede olacak bir YZ’nin mümkün olduğunu düşünüyor; hatta süper YZ’nin de kaçınılmaz olduğuna inanıyorlar. Bir başka deyişle, elektronik malzemelerden oluşan bir statik sistemin, hakiki bir yaratıcılığa, duygulara ve bilince sahip olabileceğine inanıyorlar. Çok sayıda sosyal bilimci ve birçok nörolog ise bunun mümkün olmadığını vurguluyor, ama çok az kişi onları duyuyor. Çağımızın modern dinlerinden biri olan teknoloji tapınmacılığı, bilimciler (özellikle de sayısal alandakiler) de dahil okumuşların çoğunluğunu teslim almış durumdadır. Engels’in söylediği gibi, felsefeyi küçümseyen doğa bilimcileri farkında olmadan “en kötü felsefenin en bayağı artıklarının kölesi” olmaktan kurtulamıyorlar. Marx “din, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur” demişti. Egemen kapitalist ilişkiler karşısında çaresiz kalan bilinç, teselliyi ve kadere boyun eğişi dinsel biçimde yeniden üretiyor, bu kez tapınak, teknoloji araştırma geliştirme ve veri merkezleridir.
Bir örnek daha verelim. Bu bilimcilerden biri olan YZ’nin babası sıfatıyla anılan Hinton, üstelik de solcu senatör Sanders’ın davetiyle ABD Kongresine YZ hakkında bilgi verdi.[4] Anlattıklarıyla korkuyu büyütmekten başka bir şey yapmadı. Bir yıl içinde kontrolü tamamen kaybedeceğimizi, YZ’nin “daha iyi yapay zekâlar tasarladığını”, “kendi kendini geliştirdiğini” söyledi. İnsanın kendi emeğine ve onun ürünlerine yabancılaşmasının çarpıcı örneklerinden biridir bu söylenenler. Tasarlayan, geliştiren, inşa eden biz insanlarız, ama bunu yardımcı olarak kullandığımız makinenin yaptığını sanıyor, sonra da ondan korkmaya başlıyoruz! Teknoloji dini benzetmesinden ilerlersek, bu yaklaşım Feuerbach’ın saptamasını hatırlatıyor. Alman materyalist filozof Ludwig Feuerbach, insanın “kendi özündeki” nitelikleri (sevgi, kudret, sonsuzluk gibi) dışsallaştırıp gökyüzüne atarak bir Tanrı yarattığını, ardından da bu yarattığı Tanrı karşısında kendini aciz, günahkâr ve hiç ilan edip ona tapındığını belirtir: “İnsan ne kadar çok şeyini Tanrı’ya verirse, kendinde o kadar az şey bırakır... Tanrı her şeydir, insan bir hiç.” İnsan kendi yarattığı bu mutlak güçten korkar ve onun kulu kölesi haline gelir. Kendi zekâsını atfettiği bir makineden korkmaya başlayan insanın durumu da bu değil mi?
Marx, Feuerbach’ın bu dinsel yabancılaşma teorisini maddi hayata uygular. Marx’a göre mesele sadece gökyüzündeki Tanrı değildir; mesele insanın bizzat kendi elleriyle ürettiği ekonomik sistem ve onun unsurlarıdır. İşçi ne kadar çok zenginlik ve ürün üretirse, kendi yarattığı o ekonomik güç karşısında o kadar küçülür, yoksullaşır ve o sisteme köle olur. Emeğimizin ürünlerinden duyduğumuz bu korkunun temelinde ona yabancılaşmamız vardır, çünkü ortaya koyduğumuz tüm zihinsel ve fiziksel emeğe rağmen yarattığımız ürün bize değil, sermaye sahiplerine, şirketlere aittir. Onu nasıl kullanacakları hakkında hiçbir söz ve karar hakkımız yoktur. Tıpkı atom bombasının mucitlerinin yıllar süren çabaların ardından bombayı yapıp test ettikten sonra kapıldıkları dehşet duygusu gibi; bombayı yapabilecek bilimsel ve teknolojik kabiliyete ulaşmanın verdiği haz duygusu, yerini korkuya bırakmıştı, çünkü onun kullanılıp kullanılmayacağı, nerede ve nasıl kullanılacağı konusunda kimse fikirlerini sormuyordu artık.
Yeri gelmişken robotların insanları ya yok edeceği ya da köleleştireceği korkusunun kültürel/ideolojik boyutunu da hatırlatalım. Popüler kültür ve kitle bilincinde en çok yer eden kıyamet filmi olan Terminatör 1984’te çekilmiş, takip eden nice kıyamet senaryosuyla Hollywood epey para kazandığı gibi birçok kuşağın zihin ve hayal dünyasını bu temelde şekillendirmişti.[5] ABD bir korku toplumudur. Bu noktada son kullanıcıya sunulan ileri teknoloji ürünlerinin bir kullanım nesnesi olmaktan çıkıp bir tahakküm ve toplumsal denetim aracına dönüştüğünün altını çizmeliyiz. Bu silah zoruyla değil, görünüşte rızayla işleyen bir hegemonyadır; korku da yönetmenin en ucuz ve en verimli hammaddesidir. İnsanları ne kadar korkutursanız o kadar para kazanır, o kadar kolay yönetirsiniz. Filmlerle, şarkılarla, oyuncaklarla, bayram ve festivallerle Amerikalı çocuklara her türlü metafizik, mistik, fantastik korku unsuru ve kurgu boca edilir. Popüler Amerikan kültürü bir süper kahramanlar ve süper kötüler derlemesidir adeta. II. Dünya Savaşının bitiminden itibaren bilim alanında çalışmaya başlayan insanların büyük bölümü de bu kültür içinde yetişmiştir. Bugün bilhassa fizik temelli bilim alanlarındaki sayısız mistik düşüncenin (büyük patlama, kara madde, karanlık enerji, solucan delikleri, paralel evrenler, simülasyon teorisi, Tanrı parçacığı, kuantum mistisizmi vb.) kökünün ABD oluşunda, bu fantastik kültürün ve Hollywood’un rolü büyüktür. Onun Hollywood eliyle tüm kapitalist dünyaya yayıldığı ise zaten biliniyor.
Kapitalizm çürüdükçe insanlığı uçurumun kenarına daha da çok itiyor; toplumsal yaşam dağılıyor, kentsel kaos büyüyor, sosyal ilişkiler kırılıyor, yabancılaşma derinleşiyor. Bunu yaparken yalnızca insanları değil, onların bilincini de parçalayıp atomize ediyor (yalıtık hale getiriyor). Kendi başına kalan herkes bu negatif atmosferi hisseder, karamsarlık yayılır ve bir felâkete doğru sürüklenildiği hissi kuvvetlenir. İnsan, kendi toplumsal ilişkilerinin bütününü göremediği için yaşadığı sıkıntıyı kendi dışında, kaçınılmaz bir kader olarak algılar. Kıyamet konulu distopik ürünlerin sinema ve edebiyatta bu kadar rağbet görmesinin nesnel zemini budur. Distopik anlatılarda bireysel kurtuluşun neredeyse imkânsız görünmesi, bu sosyal ve psikolojik parçalanmışlığın bir ifadesidir. Kıyamet kültürü, sistemin ürettiği yıkımın sorumluluğunu, yarattığı canavarın sırtına yükleyerek sermayeyi aklar.
Hiç tehdit ya da tehlike yok mu?
Tabii ki büyük bir tehdit söz konusudur. Ama daha önce de vurguladık, bu tehdit, gelecekteki hayali robotlardan değil, günümüzde üretim araçlarını tekellerinde tutan kapitalistlerden, onların sömürü sisteminden kaynaklanıyor. Tartıştığımız bağlamda sorun, teknolojinin kimin elinde, denetiminde ve yönlendirmesi altında olduğudur. YZ de sonuçta bir makinedir ve Marx’ın Kapital’de vurguladığı gibi, makinenin “aslında insanın doğa güçleri üzerindeki zaferi demek olduğu halde, kapitalist tarzda kullanıldığında insanı doğa güçlerinin boyunduruğuna soktuğu; aslında üreticilerin zenginliğini arttırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında bunları sefilleştirdiği” açıktır.
Birleşik Krallık YZ Güvenlik Enstitüsünün eski araştırmacısı Andrew Strait’in tespitleri de benzer bir noktaya işaret ediyor. YZ’nin bahsi geçen risklerinin teknolojinin kendisinden değil, şirketlerin modelleri eğitme, tasarlama ve sunma biçimlerindeki tercihlerinden kaynaklandığını vurguluyor ve ekliyor: “Bunlar, inanılmaz derecede pervasız, ihmalkâr ve tehlikeli bir teknolojiye yol açmış bilinçli tercihlerdir. Karşımızdaki temel sorun budur”.[6] Bir başka YZ bilimcisi olan Adrian Hopgood da, 40 yıllık kariyerinin ilk 35 yılında gelişmelerin üniversitelerde açıkça tartışıldığını, ancak son 5-6 yılda tamamen dev şirketlerin denetimine geçtiğini, tartışmaların kapalı kapılar ardında yapıldığını, ticari baskıların şeffaflığı engellediğini ve risk analizini zorlaştırdığını vurguluyor. Çinli YZ şirketi DeepSeek bünyesinde çalışan kıdemli işlemci mühendisi Shengyu Liu, YZ’nin gelişiminin barındırdığı potansiyelleri ve riskleri ele aldığı bir yazıda, bu alanda çalışan uzmanların güdü ve psikolojisini de samimi şekilde ortaya koyup şu sonuca çıkıyor; insanlık ya üretici güçlerin özgürleştiği bir komünizme ya da teknoloji tekellerinin tahakkümündeki karanlık bir distopyaya evrilecektir.
YZ tekellerinin, distopiklerin, Hollywood’un vb. körüklediği dijital/robotik kıyamet korkusunu bir tarafa bırakalım. Robotlar bilinçlenmeyecekler, insan efendisinden bir emir almadıkça kendiliklerinden insanları öldürmeleri için de bir neden olmayacak. Dikkatleri insan düşmanı farazi robotlara değil, gerçek insanlara, yani kapitalizmin egemenlerine odaklamamız gerekir. Kapitalistler, onların siyasetçileri, komutanları, kârlı olduğu ve çıkarlarına hizmet ettiği sürece, zaten insanları kitleler halinde öldürmekten çekinmiyorlar. Öldürme işini “daha iyi” yapabilmek için YZ’leri kullanmayı planladıklarını da biliyoruz. Peki bir insanı öldüren silah mıdır, yoksa tetiği çeken mi?
Kıyamet tartışmalarının bir işlevi de YZ’nin daha şimdiden yaşadığımız zararlarının üstünü örtmek, acil sorunları perdelemektir. Mevcut Büyük Dil Modeline dayanan YZ’ler doğanın canına okuyor, özellikle de son kullanıcıya sunulan sohbet botları çoktan insanın bilişsel ve zihinsel potansiyeline zarar vermeye başladı bile.[7] Sık YZ kullanımıyla eleştirel düşünce becerileri arasında ters bir ilişki olduğu, sohbet botlarına bağımlılığın temel bilişsel yetenekleri zayıflattığı kanıtlanmış durumda. Kapitalistlerin YZ’yi kullanım şekli daha şimdiden yüz binlerce insanı işsiz bıraktı.[8] YZ veri merkezleri inşası ve çalıştırılması için doğa talan ediliyor, su kaynakları tüketiliyor, hava kirletiliyor, doğal kaynaklar israf ediliyor, insanlığın kültürel birikimi gasp edilip tekel fiyatlarıyla satışa sunuluyor, insanların tüm kişisel verileri, anıları, yazışmaları, sırları, görselleri çalınıp metalaştırılıyor. Zarar gören sadece insanların bilişsel yetenekleri değil, insan psikolojisi de YZ aracılığıyla daha da bozuluyor. Çocuk pornosu, katliam sahneleri, deepfake[9] gibi sayısız görsel YZ eliyle üretilip yaygınlaştırılıyor. YZ tabanlı yüz ve ses tanıma sistemleri, kapitalist devletlerin elinde büyük bir baskı aracına daha şimdiden dönüşmüş durumda. YZ destekli sosyal-medya insanların gündelik yaşamları içerisinde her türlü faaliyetini manipüle ediyor. YZ, mantığı ve algoritması gereği, burjuva ideolojisinin yeniden üretim fabrikası olarak sıradan sohbetlerde dahi insanların beynini yıkıyor. Tüm bunlara büyük gizlilik içerisinde geliştirilmeye devam edilen YZ tabanlı otonom silah sistemlerini de ekleyelim. Daha şimdiden hem ABD hem de Çin’deki YZ şirketleri devletleriyle askeri işbirliği içine girmişlerdir. Ürettikleri otonom silah sistemleriyle kimi neyle nasıl öldüreceğine sisteminin beyni durumundaki YZ karar verecek. Bunların hepsi şu an hayata geçirilmiş durumda, yıkım çoktan başladı! Biz durdurmazsak, hiçbir şey kapitalistleri durduramaz.
Pek çok uzman, YZ modellerinin ancak kapsamlı testlerden geçirilip güçlü güvenlik önlemleri sağlandıktan sonra kullanıma sunulması çağrısında bulunuyor. Ne var ki, iyi bilindiği gibi, pazardaki kıyasıya rekabet nedeniyle bu tür önlemlerin kalıcı bir çözüm oluşturması hiçbir zaman mümkün olmadı, olamaz da. Kapitalist çerçevede, ciddi denetleyici kurumların varlığı da rekabetin yıkıcı etkilerini bertaraf edemez. Tıp ve ilaç sektöründe yaşanan sayısız skandal bunun bir kanıtıdır. Sözüm ona en sıkı denetimlerin yapıldığı, kimi zaman yıllara yayılan testlerin tamamlanmasını gerektiren bu alanda, uydurma raporlardan hiç yapılmamış testlere kadar birçok sahtekârlığın yapıldığını, birçok yan etkinin örtbas edildiğini ya da aciliyet gerekçesiyle birçok prosedürün kısa devre yapıldığını vb. biliyoruz.
İçlerinde YZ şirketlerinde çalışan kimi duyarlı uzmanların da olduğu birçok kişi çeşitli önlemler talep ediyorlar. Bazı YZ uygulamalarının tamamen durdurulması, bu alanda tam bir şeffaflık sağlanması, açık kaynak kodlu uygulamaların zorunlu hale getirilmesi, YZ şirketlerinin arkasına sığındığı ticari sır şemsiyesinin kaldırılması, şirket düzeyinde çalışanların kendi seçecekleri komiteler aracılığıyla süresiz ve tam yetkili olarak denetleme yapması, devletin de düzenli bir şekilde bu şirketleri ve ürünlerini sıkı bir denetime tabi tutması gibi talepleri ileri sürüyorlar. Fakat biliyoruz ki, sorunun gerçek ve kalıcı çözümü, üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyetin tasfiyesi ve tüm ekonomik faaliyetin o alanlarda çalışan işçilerin doğrudan yönetimine ve denetimine bırakılmasından geçiyor. Teknoloji oligarklarının insanlık adına kaygılanma gösterilerine karnımız toktur. İnsanlığa dönük gerçek tehdidin kaynağı, parçası oldukları kapitalist sömürü sistemidir. Yavaşlatılması, devlet denetimine alınması vb. değil, bu kapitalist sömürü düzeninin son tuğlasına kadar yıkılması gerekiyor.
[1] Mevcut durumda, en gelişmiş Amerikan sistemleriyle en gelişmiş Çinli sistemler arasındaki performans farkının %3 kadar olduğu tespit edilmiş.
[2] Wayne Xin Zhao, vd., A Survey of Large Language Models, https://doi.org/10.1007/s11704-026-60308-3, 14/2/2026
[3] https://t24.com.tr/dunya/abdde-yapay-zek-arastirmasi-halkin-cogunlugu-teknolojinin-insanligi-yok-edebilecegine-inaniyor,1348139
[5] Kendi yarattığımız varlığın bize karşı dönmesi düşüncesinin ilk kökleri Mary Shelley’nin 1818 tarihli Frankenstein romanına uzanır. 1920 tarihli R.U.R ile birlikte robotlarla karşılaşırız. 1927’de Fritx Lang’ın Metropolis adlı filminde Maria isimli robot isyan eder. Bu tek tük örnekler 60’lı yıllardan itibaren artmaya başlar ve bir sinema türü oluşturur hale gelir. Burada önemli bir nokta, 20. yüzyıl ortalarına kadar, distopya edebiyatının en ünlü eserlerinde hedef devlet ve totaliter rejimlerken, aynı yüzyılın bilhassa son çeyreğinde distopyanın merkezinde neredeyse tamamen teknoloji yer alır. Kıyametin faili artık algoritmadır; sömürücü aldatıcı zorba liderlerin yerini “makinenin ihaneti” alır.
[7] Bu konuyu daha önce “Yapay Zekâ” adını taşıyan broşürde detaylarıyla ele almıştık.
[8] Anketlerde, insanların çoğu kıyamet senaryolarına inansalar bile esas kaygılarının YZ nedeniyle işlerini kaybetmek olduğunu söylüyorlar.
[9] Deepfake, YZ kullanılarak oluşturulan ve gerçeğinden ayırt edilmesi son derece güç olan sahte ses, video ve görüntü montajlarına verilen isimdir.
link: Oktay Baran, Yapay Zekâ Kıyameti Senaryosunun Gizledikleri, 26 Eylül 2026, http://www.marksist.net/node/8840


