Finans-kapitalin köklü ve etkili yayın organlarından, İngiltere merkezli The Economist dergisi, 6 Haziran 2026 tarihli sayısını “Z Kuşağı Sosyalizmiyle Nasıl Mücadele Edilir?” başlığıyla yayımladı. Kapakta, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ile İngiltere Yeşiller Partisinin lideri Zack Polanski’nin fotoğraflarının yanı sıra, üzerinde “Kapitalizmin işi bitti” ve “Kiraları dondurun” etiketleri bulunan bir cep telefonu ile “Zenginleri yiyin” yazılı bir bileklikten oluşan görsel kompozisyona yer veriliyordu. Tüm bu unsurlar, belirgin sarı renkte bir zemin üzerine yerleştirilmişti. Trafik işaretleri ve uyarı levhalarında yaygın olarak kullanılan sarı rengin çağrıştırdığı “dikkat” ve “yaklaşan bir tehlike” duygusundan yararlanan bu tasarım, belli ki, gençlerin sosyalizme yönelişini acil biçimde ele alınması gereken bir sorun olarak görülmesini istiyordu.
Bir süredir sermaye sınıfının sözcülerinin endişeyle bahsetmeye başladığı sosyalizm eğilimi ile mücadelenin bu zevatın gündemine iyice yerleştiği ve karşı bir siyaseti üretmek için kolları sıvadıkları anlaşılıyor. The Economist dergisi bu konuyu kapağına taşıyor ve çarpıcı biçimde öne çıkarıyorsa emekçi gençlerde manipüle edilmek istenen önemli gelişmeler olduğunu düşünmek gerekir. Zaten yapılan araştırma ve anketler de özellikle gençler arasında sosyalist eğilimin güçlendiğini açık biçimde gösteriyor.[1]
Derginin, editörlerinin hazırladığı baş yazısında üzerinde durulan temel noktalar, sermayenin bu sözcülerinin meseleyi nasıl çerçevelendirmek ve manipüle etmek istediğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Yazıda gençlerin yükselen anti-kapitalist öfkesi absürt bir biçimde “önce-ben doktrini” ve “bencillik” olarak yaftalanırken, kapitalizm toplumun iyiliğini, refahını ve mutluluğunu her şeyin önüne koyan (özgecil) bir sistem olarak nitelendiriliyor. Z kuşağı sosyalistlerinin yaratmak yerine var olan zenginliği paylaşıp tüketmeye odaklandığı, milyarderler tarafından finanse edilen yardımlar talep ettiği söylenerek gençlerin bu “bencilliğine” karşı artık ciddi bir mücadeleye girişilmesi, kapitalizmin toplumsal bir refah ürettiğinin genç kuşaklara güçlü biçimde kavratılması gerektiği vurgulanıyor.
Sosyalist talepler öne sürmek bencillik olarak nitelenirken bunun yanında kapitalizmin toplumun refahını sağlayacak biçimde işleyen bir sistem olduğunu okumak tuhaf geliyor insana şüphesiz. Siyahın beyaz, beyazın siyah olduğunun ciddi ciddi iddia edildiğini duymak, siyaset konusunda en temel düzeyde bilgi sahibi olan birine bile gerçeklikle bağını koparmış bir söylem gibi görünür çünkü. The Economist’in gençleri suçladığı “önce ben” anlayışı kapitalizmin ideolojik mottosudur. Margaret Thatcher’ın meşhur “toplum diye bir şey yoktur; yalnızca bireyler ve aileler vardır” sözüyle on yıllar boyunca kutsanan bireyci anlayışla, rekabeti, kişisel başarıyı, kariyeri, girişimciliği toplumsal dayanışmanın yerine koyan bizatihi kapitalizmdir. Şimdi ise kapitalist sistemin temsilcileri ironik biçimde gençlerin bireyci olmasını eleştiriyorlar. Ancak The Economist editörlerinin bu tür argümanları bilgisizlikten ya da kavramları yanlış kullandıkları için ileri sürdüklerini düşünmek saflık olur. Burada söz konusu olan, gözler önündeki toplumsal gerçekliği sis perdesi arkasına gizlemeyi, kavramların anlamını tersyüz ederek zihinleri bulandırmayı amaçlayan bilinçli bir ideolojik müdahaledir.
Dergi, gençlerin toplumsal adalet, eşitlik ve kamusal yarar taleplerini “bencillik” ya da “önce-ben doktrini” (me-first doctrine) olarak damgalarken, kapitalizmin temel hareket yasası olan bireysel çıkar ve kâr arayışını “toplumsal fayda” olarak sunmaktadır. Böylece kavramların anlamı bilinçli biçimde tersine çevrilmekte; bencillik özgecilik, özgecilik ise bencillik gibi gösterilmektedir. Bu, propaganda alanında sıkça başvurulan bir manipülasyon tekniğidir. Kavramların yer değiştirilmesiyle ahlâki ve siyasal ölçütler bulanıklaştırılır; gerçekliğin değerlendirilmesini sağlayan temel referans noktaları aşındırılır ve sonunda olguların tam tersi savunulabilir hale gelir.
The Economist’in yaptığı da tam olarak budur. Kapitalizmin milyarlarca insanı güvencesiz çalışmaya mahkûm etmesi, barınma krizini derinleştirmesi, gelir eşitsizliğini büyütmesi ve genç kuşaklara gelecek güvencesi sunamaması karşısında, bu düzene itiraz eden gençlerin hak ve adalet talep etmesi “bencillik” olarak yaftalanmaktadır. Buna karşılık, bütün toplumsal yaşamı sermayenin kârlılık ihtiyaçlarına göre örgütleyen kapitalist sistem, sanki herkesin ortak refahı için işleyen doğal ve rasyonel bir düzenmiş gibi sunulmaktadır. Böylece gençlerin kapitalist sistemin ürettiği yapısal sorunlara yönelttiği haklı öfke, siyasal ve toplumsal nedenleri olan meşru bir tepki olmaktan çıkarılıp bireysel bir karakter kusuruna, psikolojik bir zaafa indirgenmektedir. Oysa gerçekte sorunlu olan şey gençlerin tutumu değil, kapitalizmin kendisidir. Sistemin özünde bulunan rekabet, bireysel çıkar ve kâr maksimizasyonu görünmez kılınırken, bu sisteme karşı dayanışma, eşitlik ve kamusal yarar talep edenler “bencil” ilan edilmektedir. Böylece kapitalizmin bencil doğası gizlenmekte, eleştirenler ise ahlâki bakımdan mahkûm edilmeye çalışılmaktadır.
Oysa çok açık bir gerçektir ki, kapitalist üretimin temel motivasyonu sermaye sahipleri için maksimum kâr sağlamaktır. Kapitalist bencil olmak zorundadır. Aksi takdirde rekabette geri düşer ve piyasanın dışına itilir. Gençlerin barınma, beslenme ve benzeri konulardaki talepleri “bencillik” değil, kapitalizmin yarattığı kitlesel yoksulluğa karşı koyma çabasıdır. Asıl bencil olanlar, milyarlarca emekçi yoksullukla boğuşurken milyarlarca dolarlık servetlerin birkaç sermaye sahibinde toplanmasına yol açan bu sistemin devamını isteyenlerdir. Aralarında artık dolar trilyonerlerinin de bulunduğu çok küçük bir azınlığın (60 bin kişi kadar) benzeri görülmemiş bir mali güce sahip olduğu, buna karşılık bir milyar insanın aşırı yoksulluk, 4 milyara yakın insanın yoksulluk içinde yaşadığı bir dünyada gerçek bencilleri tespit etmek o kadar zor olmasa gerek.[2]
Dergi editörlerinin yaptığı bir başka çarpıtma da, emekçi gençlerin zenginlik üretmek yerine hazırı almaya çalıştıklarına dair safsatadır. Kapitalistlerin kadim yalanı bu vesileyle bir kez daha yinelenmiş oluyor aslında. Burjuvaziye göre üretim sonucu elde edilen emek ürünlerinin sahibi sermaye sahipleridir. Çünkü onların sahip oldukları üretim araçlarında üretilmiştir bunlar. Evet öyledir ama bu üretim sürecinde kapitalistler işçilerin emeği sonucu ortaya çıkan artı-değere el koymuşlar, yani işçileri sömürmüşlerdir. Dolayısıyla ortaya çıkan zenginliği bencilce kendisi için isteme gibi bir durum varsa, bunu yapan işçi sınıfı değil, bizatihi kapitalistlerdir. İşçilerin bizzat ürettikleri değere kendilerinin sahip olmasını istemeleri, kapitalistlerin yaptığı gibi yağmacılık değil, hakkın sahibine yani işçilere teslim edilmesi mücadelesine çağrıdır.
Derginin başyazısı, bu zırvalıklarla yetinmeyip, temel ihtiyaç ürünlerinin fiyatlarının ve kiraların sabitlenmesinin ekonomiyi hantallaştıracağını iddia ederek bunun kötü bir fikir olduğunu söylemektedir. Buna kanıt olarak da, kira kontrollerinin konut kıtlığını daha da kötüleştireceğini, Avrupa’nın aşırı düzenlemelerin yol açtığı düşük büyüme bunalımından kurtulmak için onyıllardır mücadele ettiğini, Arjantin’deki devletçi “Peronistlerin” ne büyük sorunlara neden olduğunu vesaire anlatmaktadır. Burada da büyük çarpıtmalar söz konusudur. Zira “düşük büyüme bunalımı”na aşırı düzenlemeler yol açmadığı gibi, sözü edilen büyük sorunların kaynağı da bizzat kapitalizmdir.
The Economist’in esas derdi ne?
Burjuvazi kapitalizmin yarattığı devasa sorunlar karşısında sisteme tepki duyarak sosyalizme yönelen gençlerin siyasal bilinçlerinin ve örgütlülüklerinin henüz onun iktidarını tehdit edecek düzeyde olmadığının elbette farkında. Fakat bunun ilerleyen bir yönelim olduğunun da. Onun şu andaki acil sorununun bu ilerlemenin burjuva sol örgütleri de etkilemeye başlaması olduğu anlaşılıyor. Özellikle ABD ve İngiltere’de bunun somut sonuçlarının ortaya çıkmaya başladığı net biçimde görülüyor. Mesela, ABD’de kendisini Demokratik Sosyalist olarak adlandıran hareketin son yıllarda güç kazanmasının en somut göstergeleri, Demokrat Partinin ön seçimlerinde ve belediye meclis üyelikleri gibi çeşitli pozisyonlarda elde ettiği başarılar oldu. Bu başarılar artık yalnızca birkaç bireysel adayın kazanmasıyla sınırlı değildir. Parti içindeki güç dengelerini etkilemeye başlayan daha geniş bir eğilime işaret etmektedir. Trump’ın sürekli “komünist tehlike”den bahsetmesi de, faşist hareketlerin önünün açılması da tam da bu yükseliş eğiliminden kaynaklanmaktadır.
Nitekim The Economist yazıda bu olguyu şöyle dile getiriyor: “Z kuşağı sosyalistlerinin endişe verici yanı, fikirlerinin merkez sol kesime ne kadar derinlemesine sızdığıdır. Rekabet edebilmek için çaresiz kalan Amerika’daki ana akım Demokratlar bile, vergi mükelleflerinin yarısından fazlasını federal gelir vergisinden muaf tutmak gibi çılgın planlar öneriyorlar. İngiltere’de, merkezci bir platformda iktidara gelen İşçi Partisi, Yeşiller Partisinden ürkerek daha yüksek vergiler ve devlet kontrolü konusundaki hevesini yeniden alevlendiriyor. Giderek artan bir şekilde, Z kuşağı sosyalistlerinin fikirleri, adayları kaybetse bile kazanabiliyor.”
Kapitalizmin tarihsel bir kriz içinde olduğu bir süreçte siyaset alanının kontrolü burjuvazi için haliyle eski biçimiyle devam edemiyor. Burjuvazinin siyasal düzeninin sarsılmasına yol açan etkilerin hangi düzeylere ulaşacağına dair endişeleri de yoğunlaşıyor. Bunlara müdahale ihtiyacı belirginleşiyor. Bir yandan burjuva reformist örgütleri emekçi kitlelerin düzen dışı siyasetlere yönelmelerini engelleyecek biçimde politikalar üretmesi gerekirken, diğer yandan da “ipin ucunun kaçırılmasının” önüne geçme ihtiyacı ortaya çıkıyor. Belli ki The Economist burjuva sol politikacılara bu dengeyi tutturacakları bir istikamet çizmeye çalışıyor.
The Economist’in acil mücadele çağrısını yaptığı satırları şöyle ilerliyor: “Z kuşağı sosyalizmine karşı koymak acil bir görevdir. İlk adım, serbest piyasa liberallerinin özür dilemeyi bırakmasıdır. Her birinde bir nebze doğruluk payı bulunan bir dizi popüler kapitalizm eleştirisi, özel teşebbüsün insan refahının temelinde yattığı temel gerçeğini gölgelemiştir. Evet, davranışsal ekonominin gösterdiği gibi insanlar her zaman rasyonel değildir. Doğru, eşitsizlik önemlidir ve büyüme geniş tabanlı olduğunda daha iyidir. Serbest ticaret ve küreselleşme, kazananların yanı sıra kaybedenler de yaratır. Ancak rekor düzeydeki reel gelirler, yüksek yaşam beklentisi ve düşük aşırı yoksulluk oranları göz önüne alındığında, insanlık tarihinde doğmak için en iyi zaman bu.”
The Economist’in önerdiği “liberalizmin daha güçlü savunulması” çağrısı, çökmeye başlayan bir sistem için sonuç üretebilecek bir içeriğe sahip değildir. Egemenlerin bu “telaşlı” hali ve acil önlem çağrıları, aslında kapitalizmin ideolojik hegemonyasının gençler nezdinde ne kadar kırılgan hale geldiğini ifşa etmektedir. The Economist’in “serbest piyasa liberalleri özür dilemeyi bırakmalı” çağrısı, ideolojik bir savunma hattı kurma çabasıdır; ancak bu çaba, gelişmiş kapitalist ülkelerde bile milyonlarca insanın açlık sınırında yaşadığı bir gerçekliğe tosladığı için inandırıcı olamamaktadır.
Kapitalizm bir dönem, sanayileşme, kentleşme, bilim ve üretim alanlarında önemli ilerlemeler sağlamıştır. Ancak bugün aynı sistem üretici güçlerin gelişmesinin önünde engel oluşturmaktadır. Kapitalizmin tarihsel ilerleme kapasitesi zayıflamıştır. Bu nedenle tarih sahnesinden çekilmesinin günü gelmiş, hatta geçmiştir. İşçi sınıfı sayesinde üretimin geldiği düzey bundan önceki bütün dönemlerden elbette daha ilerdedir ama kapitalizm artık ilerlemenin önünde dağ gibi dikildiği gibi, yerini sosyalizme bırakmadığı koşullarda toplumları ve gezegeni yok oluşa doğru sürüklemektedir.
Bugünün gençliği, sürekli ekonomik krizler, yüksek enflasyon, işsizlik, güvencesiz çalışma, barınma krizi, öğrenci borçları, iklim felâketi ve savaşlar içinde büyümüştür. Onların tanıdığı kapitalizm, ev sahibi olmanın imkânsız hale geldiği, geleceğin belirsizleştiği, emekçilerin haklarını bir bir kaybettikleri bir kapitalizmdir. Yani gençlerin sosyalizme yönelmesi bu sistemin artık gençlere verecek bir şeyinin kalmamasından ve umut üretememesinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca gençler, tıpkı Vietnam savaşının ‘68 kuşağının gençlerinde yarattığı etki gibi, İsrail’in Gazze’deki soykırım savaşına hükümetlerin verdiği desteğe büyük tepki duymakta ve bu tutumları tiksintiyle karşılamaktadır. “Epstein” meselesi gibi konularda plütokratların çürümüşlüklerinin gün yüzüne çıkması gençlerin tepkilerini ve öfkelerini daha da arttırmaktadır. Dolayısıyla işçi sınıfının gençlerinin sosyalizme artan ilgisi, tek başına ideolojik bir moda olarak değil, kapitalizmin tarihsel sınırlarının daha geniş kesimler tarafından hissedilmeye başlanmasının bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.
“Kapitalizmin alternatifi yoktur” hezeyanlarına rağmen The Economist’in “liberalizmin daha güçlü savunulması” çağrısı yapmaya ihtiyaç duyması, bu düşüncenin eskisi kadar ikna edici olmadığını göstermektedir. Eğer kapitalizm gençler açısından hâlâ doğal ve tartışılmaz bir sistem olsaydı, onu savunmak için bu kadar yoğun bir ideolojik seferberliğe ihtiyaç duyulmazdı. Kapitalizmin emekçi gençler üzerindeki ideolojik etkisinin zayıflamasını gidermesi yalnızca daha etkili propaganda ile mümkün değildir. Çünkü ideolojinin inandırıcılığı, maddi yaşam koşullarından bütünüyle bağımsız değildir. İnsanlar, içinde yaşadıkları toplumsal gerçeklikle çelişen söylemlere bir süre ikna olabilirler; ancak ekonomik güvencesizlik, eşitsizlik ve geleceksizlik kalıcı hale geldiğinde, egemen fikirler de sorgulanmaya başlanır.
Gençliğin sosyalizme yönelimi, derginin iddia ettiği gibi bir “akıl tutulması” veya “anlık tatmin kültürü” değil, yaşanabilir bir dünya için sağduyulu bir yönelimdir. Sermayenin korkusu haklıdır; çünkü işçi sınıfının gençleri eninde sonunda bu bozuk sistemi tamir etmek için değil, sistemi kökten değiştirmek için mücadelelerini büyüteceklerdir.
[1] Yakın zamanlarda yapılan çok sayıda kamuoyu araştırması, 1997 sonrası doğanların, önceki kuşaklara kıyasla sosyalizme belirgin biçimde daha yakın durduğunu gösteriyor. Cato Institute ve YouGov’un 2025 tarihli araştırmasına göre 18-29 yaş arasındaki Amerikalıların yüzde 62’si sosyalizme “olumlu” bakarken Birleşik Krallık’ta ise Institute of EconomicAffairs’in yürüttüğü araştırma, genç Britanyalıların yüzde 67’sinin sosyalist bir ekonomik sistem altında yaşamak istediğini ortaya koymuştur. Axios 2025 verilerine göre üniversite öğrencilerinin yüzde 67’si “sosyalizm” kelimesini olumlu ya da nötr algıladığını ifade ederken bu oran “kapitalizm” için yüzde 40’ta kalmaktadır.
link: Selim Fuat, Gençlerin Sosyalizme Yönelmesinin Egemenlerde Yarattığı Korku, 20 Temmuz 2026, https://www.marksist.net/node/8804


